The SETA Foundation at Washington D.C.

The SETA Foundation at Washington D.C. The Foundation for Political, Economic and Social Research (SETA) at Washington, D.C.

The SETA Foundation at Washington, DC is a 501(c)(3) non-profit, independent, nonpartisan think tank based in Washington, DC dedicated to innovative studies on national, regional, and international issues concerning Turkey and US-Turkey relations. is a 501(c)(3) non-profit, independent, nonpartisan think tank based in Washington, D.C. dedicated to innovative studies on national, regional, and inte

rnational issues concerning Turkey and US-Turkey relations. At the domestic level, we conduct academic and policy-oriented research on Turkish society, culture, history, economy, politics, energy security, law and education. At the global level, we address the implications of Turkey’s new and shifting partnerships in its region and in the world. We strive to play a unique role by building creative linkages between policy-makers, academics, and the general public. We focus on the increasingly critical role of Turkey in the international community, specifically the US-Turkey strategic partnership and Turkey’s complex regional partnerships. As a research and policy recommending institution, SETA Foundation provides a forum for international dialogue to bring together different perspectives with international scholarly standards, and contributes to the formation of a common ground. Through its academic journal Insight Turkey, policy reports, policy briefs, research publications, international workshops, and conferences, our organization aims to inform decision-making mechanisms in Turkey and seeks to guide leaders in government, civil society, media, and business. Adopting an interdisciplinary approach, SETA Foundation takes into account the growing interdependence of political, economic, and socio-cultural issues at the national, regional, and international levels. We seek to generate in-depth analyses and knowledge conducive to a social vision based on peace, justice, equality, and the rule of law.

ABD'nin İsrail ile birlikte İran'a açtığı savaş bir dış politika hamlesi olarak başladı ancak bugün Amerikan iç siyaseti...
06/24/2026

ABD'nin İsrail ile birlikte İran'a açtığı savaş bir dış politika hamlesi olarak başladı ancak bugün Amerikan iç siyasetini de en az dış politika kadar şekillendiriyor.

Bedirhan Kır, yeni analizinde bu savaşın 2026 Kongre ara seçimlerine yansımalarını inceliyor. Yükselen enerji fiyatları ve enflasyon, Cumhuriyetçi Parti içinde derinleşen kırılma ve kamuoyundaki tepki bu tablonun merkezinde duruyor.

Hürmüz krizinin ekonomik etkilerinden MAGA hareketi içindeki bölünmeye uzanan kapsamlı değerlendirme için analizimize göz atabilirsiniz.

https://www.setav.org/abd-israil-iran-savasinin-2026-kongre-secimlerine-etkisi

ABD-İran müzakerelerinin kırılganlığıABD-İran müzakereleri Lübnan’a İsrail saldırıları nedeniyle kopma noktasına gelse d...
06/24/2026

ABD-İran müzakerelerinin kırılganlığı

ABD-İran müzakereleri Lübnan’a İsrail saldırıları nedeniyle kopma noktasına gelse de tarafların tekrar masaya dönmesi somut bir ilerlemeye işaret ediyor. Trump’ın İsrail’e yakın isimlerin baskısı sonrasında sert bir söylem kullanmasına İranlılar sembolik bir masadan kalkma tepkisi vermesi, bu ilerlemenin kalıcı bir sonuca dönüşeceğini söylemek için erken olduğunu hatırlatıyor. Katar ve Pakistan’ın arabuluculuğunda İsviçre’de yürütülen görüşmeler, daha geniş bir anlaşmaya giden 60 günlük bir yol haritası, Hürmüz’de yol kazalarını ve yanlış hesaplamaları önlemeye dönük bir iletişim kanalı, Lübnan merkezli bir gerilimi azaltma mekanizması ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) denetçilerinin İran’a dönüşü için zemin üretmiş görünüyor. Bunlar kritik önemi haiz gelişmeler ancak sürecin kırılganlığı da tam burada başlıyor zira müzakereler artık yalnızca İran’ın nükleer programı etrafında gerçekleşmiyor. Sürecin geleceği, İsrail ve Hizbullah başta olmak üzere bölgesel aktörlerin bu diplomatik zemini dışarıdan sabote edip edemeyeceğine de bağlı hale gelmiş durumda.

PARAMETRELER VE SENARYOLAR
Temel pazarlık parametreleri aslında oldukça açık. İran, yaptırımların kaldırılması, petrol gelirlerine erişim, dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması, ABD’nin ekonomik abluka baskısının azaltılması ve İsrail’in Lübnan’da dizginlenmesini istiyor. ABD ise Hürmüz Boğazı’nın açık kalmasını, enerji fiyatlarının kontrol altında tutulmasını, nükleer denetimlerin yeniden başlamasını, İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stokuna sınırlama getirilmesini ve maliyeti yüksek bir bölgesel savaştan çıkış yolu bulunmasını arıyor. Washington, geçici petrol yaptırımı muafiyetleri dahil somut ekonomik rahatlama sinyalleri vermeye de başladı. Buna karşın İran’ın en kritik tavizleri (özellikle denetçilerin hangi tesislere ve hangi kapsamda erişebileceği meselesi) hâlâ belirsiz. Bu da sürecin temel İsrail tarafından kullanılabilecek siyasi riskini oluşturuyor: İran erken kazanımlar elde ederken, ABD denetim için beklemek zorunda kalabilir.

En iyi senaryoda, 60 günlük süreç bu kırılgan açılımı disiplinli bir diplomatik çerçeveye dönüştürebilir. UAEA denetçileri hızla İran’a döner, bombalanmış ve hassas nükleer tesislere erişim sağlanırr, zenginleştirilmiş uranyum stoku tespit edip izlemeye alınır ve bu stokun seyreltilmesi ya da ülke dışına çıkarılması için güvenilir bir yol haritası ortaya çıkarılır. Hürmüz’ün açık kalması sağlanırken Lübnan cephesi de sakin kalırsa müzakerecilerin sahadaki çatışmayı ve muhtemel gerginlikleri nükleer dosyadan ayrı tutmasına imkân verecek ölçüde sakinleşme gerçekleşebilir. Böyle bir tabloda Washington, askeri baskıyı diplomatik sınırlamaya dönüştürdüğünü iddia edebilir. Petrol akışı istikrara kavuşur, İran’ın nükleer programı yeniden şeffaflık görüntüsüne kavuşur ve ABD daha geniş bir bölgesel savaş riskini azaltmış olur.

Daha muhtemel görünen senaryo ise daha karmaşık. Görüşmeler devam eder, fakat her adım tartışmalı hale gelir. İran sınırlı denetimlere izin verir, ancak daha müdahaleci erişim taleplerine direnir. ABD, ileride baskının yeniden artırılabileceğini savunarak kısmi ekonomik rahatlamayı uzatır. İsrail, Lübnan’da “yakın tehdit” olarak tanımladığı Hizbullah hedeflerini vurmaya devam eder. Hizbullah da zaman zaman İHA veya roket saldırıları düzenleyerek direniş gücünün devam ettiğini göstermek ister. Bu durumda anlaşma tamamen çökmez; fakat tam anlamıyla güvenilir bir denetim rejiminin oluşması mümkün olmaz. Ortaya petrol ve finans piyasaları açısından görece sakin fakat nükleer meselenin oyun bozuculuğu açısından kırılgan bir bekleme dönemi ortaya çıkar.

Net başarısızlık senaryosu ise İsrail’in Lübnan’ı topyekun bir savaşa sürüklemesiyle gerçekleşebilir. Lübnan’da büyük bir saldırı ciddi can kaybına yol açar ya da Hizbullah’ın bir saldırısı İsrailli askerleri veya sivilleri öldürürse, İsrail tırmandırma yoluna gidebilir. İran bu durumda ABD’nin mutabakatı uygulayamadığını söyleyerek nükleer işbirliğini yavaşlatabilir ya da askıya alabilir. Hürmüz yeniden riskli bir hatta dönüşür. Trump yönetimi tehditlerle, yeni yaptırımlarla veya askeri hamlelerle karşılık verebilir. Böyle bir noktada nükleer müzakere hattı, bölgesel savaşa dönülmesiyle çöker.

LÜBNAN FAKTÖRÜ
Bu denklem, İsrail ve Hizbullah’ın ABD’yle İran arasındaki müzakere sürecinin iki açık oyun bozucu aktörü rolünü oynayabileceklerine işaret ediyor. İkisinin de çıkarları ABD-İran diplomasisiyle tam olarak örtüşmüyor. Hizbullah, başarılı bir anlaşmanın kendisini Lübnan’da daha savunmasız bırakmasından endişe edebilir; özellikle de Lübnan devletine daha fazla güvenlik kontrolü yükü bindirilirse. Hizbullah, Lübnan’daki tabanına ve İsrail’e hâlâ gerçek bir askeri aktör olduğunu göstermek zorunda kalabilir.

İsrail Hizbullah’tan farklı olarak yalnızca varlığını korumaya çalışan silahlı bir grup değil; kendi tehdit algısı, askeri doktrini ve Washington üzerinde yüksek siyasi etkisi olan bir aktör olarak öne çıkıyor. İsrail, ABD-İran sürecinin Tahran’a zaman, para ve meşruiyet kazandırırken Hizbullah’ın askeri altyapısını yerinde bıraktığı yönündeki tezlerini yaymaya başladı zaten. Lübnan’a ilişkin bağlayıcı düzenlemeleri kabul etmediği ve kendi hareket serbestisinde ısrar edeceği mesajını vermeye devam ediyor.

Netanyahu, anlaşmanın İran’ın elini güçlendirdiğini savunarak süreci zora sokmak için elinden geleni yapacaktır: Lübnan’a saldırıları yoğunlaştırmak, anlaşmaya kamuoyu önünde karşı çıkmak, istihbarat sızdırmak, ABD Kongresi’ndeki müttefikleri üzerinden baskı kurmak ya da İran bağlantılı hedeflere tek taraflı operasyon düzenlemek. İsrail Washington’ı, yakın bir müttefikini dizginlemek ile İran’la görüşmeleri korumak arasında seçim yapmaya zorlayabilir. Fakat Washington, Lübnan cephesinin bütün müzakereyi belirlemesine izin vermediği sürece İsrail süreci tek başına bitirmekte zorlanacaktır.

Nihai bir anlaşmaya ulaşılmasının ABD açısından önemli kazanımlar ortaya çıkaracağı söylenebilir. Birincisi, Amerikan kamuoyunun bitmeyen savaşlardan yorulduğu bir dönemde yeni ve büyük bir çatışma riski azalır. İkincisi, Hürmüz’ün açılması ve İran petrolünün akışı sağlanarak enerji piyasaları istikrara kavuşabilir. Üçüncüsü, bir süredir devam eden denetim boşluğundan sonra İran’ın nükleer programı hakkında kısmen de olsa şeffaflık sağlanır. Dördüncüsü, Washington’a İran üzerinde yalnızca saldırılar, ablukalar ve tehditler üzerinden değil, yapılandırılmış bir yaptırım hafifletme takvimi üzerinden de koz verir. Son olarak ABD’yi yalnızca İsrail’in askeri destekçisi olmaktan uzaklaşmaya çalışan bir aktör olarak yeniden konumlandırabilir.

https://www.yenisafak.com/yazarlar/kadir-ustun/abd-iran-muzakerelerinin-kirilganligi-4835144

Trump’ın İran anlaşması ve İsrail’le ayrışmanın sınırlarıTrump’ın imzaladığı 14 maddelik mutabakat metni, sadece savaşın...
06/19/2026

Trump’ın İran anlaşması ve İsrail’le ayrışmanın sınırları

Trump’ın imzaladığı 14 maddelik mutabakat metni, sadece savaşın geçici olarak durdurulması veya nükleer anlaşmanın önünün açılması anlamına gelmiyor. Anlaşma aynı zamanda bölgesel güç dengeleri, Amerika-İsrail ilişkisi ve İran’ın normalleşmesi açısından da kritik önem taşıyor. Anlaşmayı İran’a büyük taviz olarak yorumlayanlara karşı diplomatik bir zafer ve tarihi fırsat olarak savunanların varlığı, savaşın ekonomik ve siyasi maliyetinin büyük bir baskı ürettiğini gösteriyor. Ancak önümüzdeki süreçte yapılacak hatalar ve nihai bir anlaşma varılamaması şahinlerin tekrar gündemi belirlemelerine hizmet edecektir. Bu da şu ara İran konusunda ayrışan ABD ve İsrail’in tekrar savaş moduna geçmelerine neden olabilir.

ANLAŞMAYA TEPKİLER
Trump’ın İran’la imzaladığı anlaşmaya verilen tepkilerin çeşitliliği, farklı tarafların anlaşmayı nasıl okuduğuna göre değişiyor. Uluslararası aktörler ve bölge ülkeleri, savaşın sona ermesi, Hürmüz Boğazı’nın açılması ve diplomatik çözüm bulunması nedeniyle ihtiyatlı bir rahatlama görüntüsü veriyor. Amerika’da Cumhuriyetçilerin bir kısmı ihtiyatlı tavır sergilerken Trump’ı sert eleştiren isimler de var. Şahinler ve İsrail’e yakın isimlerle birlikte İsrail’deki güvenlik çevreleri ve muhalifler de anlaşmayı İran’a fazla taviz verilmesi olarak görüyor. Anlaşmanın nihai bir çözüm olmadığı için geçici ve kırılgan bir mutabakat niteliği taşıması, destekçilerin bile ‘uygulamaya bakalım’ minvalinde açıklama yapmasına neden oldu.

İran açısından ise anlaşma yaptırımların kaldırılmasıyla ekonomik nefes alma anlamına geleceği için pragmatik kanat tarafından başarı olarak sunuluyor. Zira yaptırımların kaldırılması ve 300 milyar dolarlık ekonomik yatırım vadeden anlaşma metni, İran’ın uranyum zenginleştirmesi konusunda ‘statükonun’ korunacağından bahsediyor. Sertlik yanlıları ise hem Amerika’ya güvenilmeyeceğini hem de İran’ın nükleer ve bölgesel pazarlık gücünün aşındırıldığını savunacaktır. Anlaşma savaş ihtimalini şimdilik azaltan bir diplomatik başarı olarak öne çıksa da İran’ın nükleer programı, füze kapasitesi ve bölgesel vekilleri gibi temel konularda nihai bir çözüm üretmekten ziyade yeni bir müzakere sürecinin başlangıcı anlamına geliyor.

AMERİKA-İSRAİL İLİŞKİSİNDE YENİ DÖNEM
Bu anlaşma Amerika-İsrail ilişkisini kopma noktasına götürmez fakat ilişkideki güç dengesizliğini ve farklı öncelikleri daha belirgin hale getirecektir. Washington anlaşmaya savaşı durdurmak, Hürmüz’ü açmak ve enerji fiyatları açısından bakarken İsrail aynı metni İran rejiminin ayakta kalması, zenginleştirilmiş uranyumun ellerinde kalması, balistik füzelerin tamamen ortadan kaldırılmaması ve Hizbullah gibi İran vekillere desteğin devamı bağlamında değerlendirecektir. Netanyahu İsrail’in Lübnan’da güç kullanma hakkını saklı tutarken Trump’ın ‘bir Hizbullah üyesi girdi diye bütün binayı yok etmenin’ aşırı olduğu yönündeki sözleri iki ülke arasındaki gerilimin devamının habercisiydi.

İki ülke arasındaki stratejik ittifak devam edecektir ancak İsrail’in operasyonel serbestliğini sınırlandıran taktiksel ayrışma öne çıkacaktır. Amerika İsrail’in bu anlaşmayı sabote etmesine izin vermek istemeyecektir ve Netanyahu da Trump’la doğrudan çatışmaktan kaçınıyor. Netanyahu savaşın hedeflerine ulaşıldığını savunarak zafer ilan etmeye çalışacağının sinyalini verdi ancak bundan sonra Amerika’yı rahatlıkla arkasında bulamayabilir. Amerika-İsrail ilişkisi önümüzdeki dönemde İran-Lübnan hattındaki gerilimlerden doğrudan etkilenecek görünüyor. Anlaşmada ‘Amerika ve müttefikleri’ ibaresine yer verilse de İsrail’in anlaşmaya taraf olmaması ve kendi politikasını belirleyeceği yönündeki açıklamaları iki ülke arasındaki gerilimin bir süre devam edeceğine işaret ediyor.

İRAN NORMALLEŞECEK Mİ?
Bu sorunun cevabının hızlı bir ‘hayır’ olması için çok sebep var. Uzun yıllar devletin ideolojik örgütlenmesinin güvenlik ve dış politikasını belirlemesi, Kissinger’ın meşhur ‘devlet mi dava mı’ olacaklarına karar vermeleri gerekir şeklindeki sözlerine yol açmıştı. İsrail ve Amerika’yla uzun yıllar süren bir meydan okuma ve bölgesel mücadelenin içine giren İran’ın yönetimi savaş sonrasında nihai bir anlaşmaya varırsa normalleşmesinin önü açılacak. Ancak bu fırsatı tepmesini sağlayacak çok fazla aktör var ve bunların başarı ihtimalini yabana atmamak gerekir. Diğer bir deyişle, İran normalleşme yoluna girse de başta İsrail olmak üzere bunu durdurmak isteyen güçler olacaktır.

Önümüzdeki 60 günlük sürede Trump’la anlaşmaya varamazlarsa tekrar savaşa dönülmesi ve sürekli bir çatışma sarmalına girilme ihtimali artacak. Bu senaryo Trump’la Netanyahu’yu tekrar yakınlaştırabilir ve İran’a karşı sertlik yanlıları da adeta bayram edecektir. İran çok geç de olsa Trump’la Netanyahu’nun arasını açmayı başarmış görünüyor ve önümüzdeki dönemi Amerika’yla yeni bir açılım yaparak İran’ı normalleşme yoluna sokacak stratejik bir fırsat olarak görmesi gerekiyor. Bu tarihi şansı kaçırması hem İran halkı hem de savaştan bir türlü kurtulamayan bölge için büyük bir hayal kırıklığı olacaktır.

Trump yönetimi maksimalist tavrından vazgeçmiş görünüyor ve çok daha makul bir noktaya gelmiş durumda ancak müzakere sürecinin sonuçsuz kalması durumunda ‘fabrika ayarlarına’ dönebilir. Bu da tarihi bir fırsatın heba edilmesi anlamına gelebilir. Amerika’nın savaşı bitirmesi, İsrail’in hareket alanının sınırlandırılması ve İran’ın normalleşme adımları atması bölge için tarihi bir dönüm noktasına dönüşebilir. Ancak Obama’nın nükleer anlaşma sonrasında olduğu gibi İran bölgesel etkisini artırma derdine düşerek bölgede istikrarsızlık yaratırsa tekrar başa dönülmüş olur. Nihai anlaşmanın kalıcı olması ve bölgeye istikrar getirmesi durumunda Amerika’yla İsrail arasındaki taktiksel farklılıkların giderek kalıcı bir stratejik ayrışmaya dönüşmesi dahi mümkün olabilir.

https://www.yenisafak.com/yazarlar/kadir-ustun/trumpin-iran-anlasmasi-ve-israille-ayrismanin-sinirlari-4833777

Trump’ın barışı, Netanyahu’nun savaşıİran müzakere sürecinin anlaşmayla sonuçlanması, İsrail ile Amerika’nın savaş strat...
06/17/2026

Trump’ın barışı, Netanyahu’nun savaşı

İran müzakere sürecinin anlaşmayla sonuçlanması, İsrail ile Amerika’nın savaş stratejileri arasındaki ayrışmanın kırılma noktasına geldiğini gösteriyor. Trump’ın üzerindeki ekonomik ve siyasi baskı, askeri müdahaleden elde edeceğini düşündüğü ve bir türlü gelmeyen zaferi anlamsız kıldı. Savaşa İsrail’in de telkinleriyle hızlı bir zafer elde edeceği varsayımıyla onay veren Trump, İran’ı da Hürmüz’ün kontrolü üzerinden küresel ekonomik dinamikler konusunda söz sahibi bir konuma getirmiş oldu. Kasım’daki Kongre seçimlerine doğru iç siyasette de hayat pahalılığı ve enflasyon baskısını hisseden Trump, İsrail’in bölgesel hegemon olma çabasının siyasi maliyetini üstlenmek istemiyor. Savaşın başında Amerika ile İsrail aynı askeri hedeflerle savaşa girdiklerini ilan etseler de son dört aylık süre iki ülke arasındaki strateji farkının keskinliğini ortaya koydu. Netanyahu İran’la sürekli bir savaş halini İsrail’in bölgede kurmak istediği hegemonya ve mutlak hareket özgürlüğünün temeli görürken, Trump savaşın küresel ekonomik sonuçlarının ve iç siyasi maliyetinin gereksiz şekilde yüksek olduğuna karar vermiş görünüyor.

ORTAK SAVAŞTAN SİYASİ HEDEFLERİN FARKLILAŞMASINA
Amerika’nın İsrail’in yoğun lobisine dayanamayarak İran’la savaşa girmesi Amerikan dış politikası açısından yeni bir dönemin habercisi olmuştu. Daha önce askeri müdahale tehdidini nükleer anlaşma sağlamak için tehdit olarak kullanan Washington, bu sefer İran’ın nükleer, balistik füze ve bölgesel vekil kapasitesini yok etmek ve mümkünse rejimini değiştirmek üzere savaşa giriyordu. Elbette bu hedeflerin gerçekçi olmadığı biliniyordu ve Amerika’nın işgal senaryosu içermeyen askeri hazırlığı da savaşın sınırlı kalacağına işaret ediyordu. Buna rağmen tırmanma senaryoları Amerika’nın işgale gidebileceğini de gösteriyordu. İsrail de barış müzakerelerini sabote etmek için elinden geleni yaparak Amerika’nın İran’la savaşını sürekli hale getirmeye çalışıyordu.

ABD ve İsrail’in ilan ettiği savaş hedefleri büyük oranda aynı olsa da siyasi hedeflerin farklılaşması uzun sürmedi. İran’ın Hürmüz’ü bloke etmesi ve ABD’nin de abluka uygulaması, meseleyi hızlı biçimde küresel petrol tedariki krizine dönüştürdü. Trump Avrupa ve Körfez’deki Arap ülkelerinden destek bulamazken savaşı bir an önce sona erdirme baskısıyla karşı karşıya kaldı. Savaşı destekleyen tek ülke İsrail’di ve onun da çatışmanın küresel ekonomik etkileriyle ilgili tek çözümü savaşın devamını salık vermekti. Trump’ın siyasi hedefi savaşı bitirmek, Hürmüz’ü açmak, ekonomik baskıyı azaltmak ve nükleer müzakere süreci başlatmak haline geldi. Buna karşılık İsrail’in hedefi İran’ın bölgedeki unsurlarını vurmaya devam etmek, Hizbullah’ı bitirmek adına Lübnan’ın güneyine doğru genişlemek ve İran’a zaman, para ve bölgesel avantaj kazandıracak herhangi bir anlaşmayı imkânsız kılmak olarak öne çıktı.

LÜBNAN MESELESİ ANLAŞMAYI BOZAR MI?
İran’ın İsrail’in Lübnan operasyonlarını müzakere masasında tutması ve Trump’ın Netanyahu’ya baskı yapmasını sağlaması başarı sayılabilir. Washington’a ‘anlaşmaya hazırız ama İsrail’i kontrol et’ mesajı vererek Trump’ın diplomatik zafer arayışını etkin bir kaldıraca döndüren İran, Hizbullah’a yönelik saldırıların durmasını anlaşmanın parçası haline getirdi. Bu şekilde bölgesel vekillerini yalnız bırakmayacağı mesajını vermeye çalışan İran, Lübnan’ın tamamen çökmesini istemeyen Amerikan stratejistlerinin de üstü örtülü desteğini alıyor. İsrail Trump’a rağmen Lübnan’daki saldırılarına devam ederse İran için asıl test o zaman başlayacaktır zira Amerika’yla anlaşması uğruna Hizbullah’ı kaderine terk etmiş görünmek istemeyecektir.

İran’ın bu kadar zor koşullarda Amerika’yla anlaşırken bölgesel vekillerini de korumaya çalışması hem Trump’la Netanyahu arasını açıyor hem de İsrail’in hareket alanını sınırlamasını sağlıyor. Bu hamle bir an önce anlaşmak isteyen Trump için büyük bir sorun değil ancak İsrail’den anlaşmaya karşı yükselen sert sesler bu senaryonun kâbus olduğunu ortaya koyuyor. Diğer bir deyişle, İsrail bölgede mutlak hareket özgürlüğü sağlamaya çalışırken İran’ın diplomatik hamlesinin bir sonucu olarak görülebilecek Amerikan vetosuyla karşı karşıya kalıyor. Buna karşın İsrail Lübnan’ı düşük şiddette vurmaya devam eder ve kuzeye doğru alanını sessizce genişletmeye çalışırsa Amerika’yla İran müzakere masasından kalkmayabilir.

TRUMP VE NETANYAHU’NUN SİYASAL TAKVİMLERİ
Trump kasım seçimlerine savaşı bitiren ve petrol fiyatlarını düşüren başkan olarak gitmek istiyor. Anlaşma sayesinde yaz aylarında enerji fiyatlarının düşmesiyle sonbaharda savaşın enflasyonist baskısının hafifleyeceğini hesap eden Trump, seçimlere savaş dışında bir gündemle girmek isteyecektir. Kongre’nin alt kanadını kaybetme ihtimali görece yüksek olan Cumhuriyetçilerin savaşla ilgili eleştirilere muhatap olmamasını sağlamak isteyecektir. Bu şekilde Trump Temsilciler Meclisi kaybedilse bile bunun sorumluluğunu üzerine almayarak başka faktörlerin etkili olduğunu savunabilir. Trump, savaşa son vermenin siyasi avantajını kullanmak ve iç siyasette İsrail’e karşı oluşan tepkinin kendisine maliyet azaltmak isteyecektir. İran’la savaşın popülaritesinin düşüklüğünün ve ekonomik zorlukların nasıl bir maliyete dönüştüğünün farkında olan Trump, Kasım’a kadar barış senaryosunda ısrar edecektir.

Netanyahu cephesinde ise neredeyse tam tersi bir denklem söz konusu zira İsrail siyasetinde Amerika’yla bir olarak İran’la savaşmanın destekçisi gayet fazla. Ancak bunun Amerika’yla ilişkileri bozmasına duyarlı bir kitle de var. Amerika’nın barış istediği yerde İsrail’in Washington’a rağmen savaşta ısrar etmesi siyaseten sürdürülebilir görünmüyor. Amerikan seçimlerinden hemen öncesinde Ekim ayına kadar yapılması beklenen İsrail seçimlerine Netanyahu savaş lideri olarak girmek isteyecektir. İran’la varoluşsal bir mücadele veren ve Amerika’yı da net biçimde yanında tutan bir lider imajı vermek isteyen Netanyahu, Trump’ın siyasi ihtiyaçlarının farklılaşması dolayısıyla yeni bir strateji oluşturmak zorunda kalacak. İran’la savaşın İsrail için zafer olduğunu söyleyerek Trump’la arasındaki ayrışmanın şiddetini hafif yansıtmaya çalışması da muhtemel. Amerika’nın İran’la anlaşmasını dinamitleyecek bir yol izlerse de Ekim seçimlerinde kendini zora sokabilir. İki liderin farklılaşan siyasi takvimlerinin İran’la savaş veya barışın kaderini belirleyeceğini söylemek mümkün.

https://www.yenisafak.com/yazarlar/kadir-ustun/trumpin-barisi-netanyahunun-savasi-4833135

Amerika’nın dünya kupası sınavıÜç Kuzey Amerika ülkesinin ortaklığında düzenlenecek olan dünya kupası en büyük küresel s...
06/11/2026

Amerika’nın dünya kupası sınavı

Üç Kuzey Amerika ülkesinin ortaklığında düzenlenecek olan dünya kupası en büyük küresel spor etkinliği olması itibariyle Amerika’nın imajı açısından kritik önem taşıyor. Bu sene İran savaşı, göçmen politikaları ve bilet fiyatları etrafındaki tartışmaların öne çıktığı organizasyon, dünyanın en önemli sporunun Amerikan pazarındaki payını artırması hedefini de içeriyor. FIFA’nın Başkan Trump’a barış ödülü vererek organizasyona siyasi destek arayışında bulunması da spor tarihinin ilkleri arasına girmiş oldu. Daha önceki dünya kupası organizasyonlarının siyasi tartışmalardan uzak kalabildiğini söylemek mümkün değil elbette ancak Trump yönetiminin vize politikaları ve Afrika takımlarına reva gördüğü muamele Amerika’nın ev sahipliğine şimdiden gölge düşürmüş durumda. Altyapı açısından sıkıntı yaşanması beklenmese de göçmenlik politikaları sebebiyle uluslararası taraftarların ve ülkedeki ekonomik sorunlar nedeniyle de alt orta sınıf Amerikan halkının turnuvaya katılımını sınırlandırması söz konusu olabilir.

EV SAHİPLİĞİNİN ANLAMI VE YUMUŞAK GÜÇ TESTİ
Dünya kupasına sahiplik etmek büyük bir yükümlülük ve masraf getirse de ev sahibi ülkeler açısından bu seviyede küresel ilginin odağı olmak büyük bir fırsat teşkil ediyor. Olimpiyatlardan daha farklı bir tutku ve heyecanın yansıdığı dünya kupası maçlarının en fazla takip edilen spor etkinliği olması bütün dünyanın gözlerinin ev sahibi ülkeye çevrilmesini sağlıyor. Ev sahibinin organizasyon yeteneğini göstermesi, görsel şölenlerin yarattığı hava, yerel ekonomik aktivitenin dramatik artışı ve turnuvada unutulmaz maçların gerçekleştiği şehir ve ülkeyle özdeşleşerek tarihe geçmesi ulusal prestije olumlu ya da olumsuz katkıda bulunabiliyor.

Geçen dünya kupasına ev sahipliği yapan Katar’a karşı yürütülen siyasi kampanyaya rağmen turnuva tarihinin en iyi final maçlarından biriyle noktalanması organizasyonun genel başarısını taçlandırmıştı. Olimpiyat ev sahipliğiyle birlikte dünyanın ilgisini kendi üzerinde toplamak açısından en büyük imkânı sunan dünya kupasına ikinci kez ev sahipliği yapan Amerika’nın da sonunda benzer bir prestij toplamayı umduğu söylenebilir. Ancak bu sene değiştirilen 48 takımlı format sayesinde çok daha fazla Afrika ülkesinin katılacak olmasının finansal getiriyi ve küresel ilgiyi daha da genişletmesi beklenirken Amerika’nın vize politikasının bunu gölgelediğini söylemek mümkün.

Dünya kupası organizasyonları, futbol müsabakası organize etmenin ötesinde ev sahibi ülkenin ulusal marka ve küresel imaj inşası açısından da önemlidir. Çin’in 2008 Pekin olimpiyatları, Rusya’nın 2018 ve Katar’ın 2022 dünya kupalarına ev sahipliği bu ülkelerin imaj çalışmaları için kullanılmıştı. Amerika açısından da benzer bir fırsat olarak öne çıkan turnuvanın küresel karakteri Trump yönetiminin ‘Önce Amerika’ politikasıyla gerilim yaratıyor. Ulusal sınırları aşan ve dünyanın farklı milletlerini bir araya getiren böyle bir organizasyona sınır güvenliği, göç kontrolü ve ekonomik milliyetçilik mantığıyla yaklaşmak zarar verici olabilir. Organizasyonun başarısı sadece stadyumların doluluğu ve izlenme oranlarıyla değil, ev sahibi ülkenin dünyaya nasıl bir imaj verdiğiyle de ölçülüyor.

TRUMP FAKTÖRÜ
İran savaşı nedeniyle İran milli takımının turnuvaya katılıp katılmayacağının dahi sorgulanması, FIFA’nın Trump nezdinde yoğun bir lobi faaliyeti yapmasına neden olmuştu. İlk kez bir barış ödülü dahi veren FIFA, vizeler konusunda Trump’la açıktan çatışmaktan kaçınarak sessiz bir çaba yürütüyor. Trump yönetiminin politikalarının hem küresel hem de iç siyaset açısından dünya kupası tartışmasının önemli bir parçası haline gelmesine sebep olması, turnuvanın kutuplaşan Amerikan siyasetinden etkilendiğinin en önemli işareti. Trump’ın medya görünürlüğünün önemini en iyi anlayan siyasetçilerden birisi olması, ön plana çıkma ve takdir edilme isteğinin de kritik bir faktör haline gelmesini sağlıyor. Amerika’nın küresel imajından ziyade kendi markasının dünya kupasına damgasını vurmasını isteyen Trump, final maçında da kazanan takıma kupayı vererek görünür olmak isteyecektir.

Trump’ın kutuplaştırıcı siyasetinin dünya kupasının birleştirici mesajı ve fonksiyonuyla tam da Amerika’ya özgü bir tezat teşkil etmesi bu turnuvayı özel kılan dinamiklerden biri olarak öne çıkacaktır. Amerika’nın lojistik ve organizasyon açısından sıkıntı yaşamayacak bir ülke olmasına rağmen İran takımına reva gördüğü muamele ve güvenlikçi vize politikalarının imajına şimdiden zarar verdiğini söylemek mümkün. Astronomik seviyelere ulaşan bilet fiyatlarına ilginin görece düşmesi de stadyumlardaki heyecanın azalmasına neden olabilir. Amerikan halkının çoğunluğu açısından en iyi ihtimalle ikincil bir spor olan futbolun en büyük turnuvasına ev sahipliği yapmak hem siyasi hem de ekonomik sebeplerle sınırlı bir öneme sahip olacaktır. Bütün bunlara rağmen oynanacak (Türkiye’nin de tarafı olmasını umduğumuz) efsane maçlar, spor tarihi nezdinde bütün bu sorunların unutulmasını sağlayabilir.

https://www.yenisafak.com/yazarlar/kadir-ustun/amerikanin-dunya-kupasi-sinavi-4831135

SpaceX: Ticari potansiyelle siyasi risk arasındaElon Musk’ın kurduğu ve halen CEO’luğunu yürüttüğü SpaceX’in önümüzdeki ...
06/05/2026

SpaceX: Ticari potansiyelle siyasi risk arasında

Elon Musk’ın kurduğu ve halen CEO’luğunu yürüttüğü SpaceX’in önümüzdeki hafta için planlanan halka arzı, finans dünyasında ve siyasette büyük tartışmalar yaratıyor. Arzın başarılı olması durumunda şirketin değerlemesinin 1,7 trilyon dolara ulaşması bekleniyor. Bu gerçekleşirse halihazırda kâra geçememiş ve zarar etmeye devam eden bir şirket dünyanın en değerli şirketleri arasına girecek. Yatırımcılar ileri teknoloji firmasının roketlerinin, Starlink uydularının ve Mars’a yerleşim planlarının potansiyeline bakıyor ancak asıl risk teknolojiden ziyade siyasetten kaynaklanabilir.

SIRADAN BİR ŞİRKET DEĞİL
Bugün SpaceX sıradan bir özel şirket olmanın çok ötesine geçmiş durumda. Ticari faaliyetlerini yürütürken Amerikan ulusal güvenlik mimarisinin vazgeçilmez unsurlarından biri haline gelme yolunda hızla ilerliyor. Pentagon’un askeri uydu programlarından NASA’nın uzay faaliyetlerine kadar geniş bir alanda kritik rol oynuyor. Bu durum şirketin yalnızca serbest piyasa dinamiklerine değil aynı zamanda Washington’ın siyasi dengelerine de bağımlı hale getiriyor.

Piyasalar Trump döneminin teknoloji firmaları açısından son derece avantajlı bir dönem olduğunun farkında. Musk’la Trump arasındaki inişli çıkışlı ilişki de hem ticari hem siyasi çıkarlar ekseninde ilerledi. İki isim arasında yaşanan görüş ayrılıklarının ardından Trump yönetiminden SpaceX’e verilen devlet ihalelerinin gözden geçirilmesi gibi üstü örtülü tehditler savuruldu. Ancak şirkete alternatif bulmak zor olduğu için bu tehditlerin hayata geçirilmesi mümkün olmadı.

Trump-Musk ilişkisinin SpaceX’in gelir beklentilerini doğrudan etkileyebilecek bir faktör haline gelmesi, sıra dışı bir ticari risk yaratıyor. Amerika’nın serbest piyasa mantığına aykırı biçimde şirketleri açıkça tehdit etmekten çekinmeyen Trump, teknoloji liderlerini Çin’e büyük yatırım arayışıyla götürerek devlet destekli kapitalizm izlenimi yaratan adımlar atmaktan da geri durmadı. SpaceX gibi Amerika’nın teknoloji devlerinin Trump’la ilişkilerini sıcak tutmalarının Trump sonrası için farklı riskler yaratması ihtimal dahilinde.

Tek bir şirketin uzaya roket fırlatmalarında tekel haline gelmesinin sağlıklı olup olmadığı daha yoğun olarak sorgulanacaktır. Amerikan ordusunun iletişim altyapısının önemli bir bölümünün tek bir şirkete bağımlı olması da sürdürülebilir değil. Amerikan ulusal güvenlik kapasitesinin büyük ölçüde tek bir kişinin kontrolündeki bir şirkette toplanması da kritik bir güvenlik zaafı olarak görülebilir.

SpaceX başarılı da başarısız da olsa bu tartışmalar önümüzdeki dönemde yoğunlaşacaktır. Amerikan tarihinde demiryolları, petrol şirketleri, telekomünikasyon devleri, büyük bankalar ve teknoloji firmaları aşırı büyümeleri nedeniyle devletin incelemesine konu oldular. ‘İflas edemeyecek kadar büyük’ firmaların tekelleşmesi veya ikili tekel yapısına dönüşmesi, ekonomik gücün ötesinde siyasi ve stratejik etki elde etmelerini sağladı. SpaceX de artık sadece bir havacılık ve uzay şirketinden çok stratejik altyapı sağlayıcısı olma yolunda ilerleyerek kapitalist piyasa risklerinin ötesinde siyasi risk yönetmesi gereken bir şirket haline geliyor.

Musk’ın oluşturduğu ‘kilit kişi riski’ de Amerikan siyasetinde aktif rol oynayan, görüş açıklayan ve kutuplaştırıcı bir figür olarak öne çıkmasının bir sonucu. Tesla’daki hikayeye benzer biçimde SpaceX’in Musk’la özdeşleşmesi, şirketi siyasi kavganın içine çekme potansiyeli doğuruyor. Geçmişte Ford, General Electric ve IBM gibi dev şirketler uzun ömürlü kurumsal başarı adına şirketlerinin kurucularının siyasi kimliklerinden bağımsızlaşmayı başardılar ancak SpaceX’in bunu umursadığını gösteren bir emare yok.

TİCARİ HİZMET Mİ, AMERİKAN GÜCÜNÜN ARACI MI?
Uluslararası arenada da şirketin siyasi ve stratejik risklerle karşı karşıya olduğu biliniyor. Starlink sistemi bugün Ukrayna’daki savaştan doğal afet bölgelerine kadar birçok alanda telekomünikasyon altyapısı sağlayarak stratejik bir rol oynuyor. Bu durum birçok ülkede Starlink’in ticari bir hizmetten ibaret olmadığı ve Amerikan gücünün yeni bir aracı olduğu şeklindeki soruları gündeme getiriyor. Bazı ülkelerin SpaceX’e karşı temkinli davranması ve hatta yerel alternatif çıkarmaya çalışması bu şirketin küresel büyümesini sınırlandırabilir.

Önümüzdeki hafta yatırımcılar kara geçememiş bir firmanın 1,7 trilyon dolar ettiğini kabullenen bir performans gösterirse, şirketin teknolojik potansiyelinin kişisel, siyasi ve stratejik risklerin önünde olduğunu değerlendirmiş olacak. Roketler, uydular ve uzay projelerinin ileri teknoloji alanında kritik altyapı oluşturacağına inancın güçlü olduğunu gösterecek olan bu senaryoda şirketin siyasi ilişkilerinin risk değil fırsat olarak görüldüğü anlaşılacak.

SpaceX’in halka arzda hedeflediği değerlemeye ulaşması, ticari başarı potansiyeli kadar Amerikan devletinin stratejik kapasitesinin vazgeçilmez bir parçasına dönüşeceğine olan inancı da yansıtacak. Geleceğin ekonomisinin ileri teknolojiler tarafından belirleneceğine ve bu alanda Çin’le mücadelenin küresel hegemonyanın devamı için kritik olduğuna inanan Amerikan stratejistleri, SpaceX gibi firmaların astronomik değerlemelerinin sadece serbest piyasa dinamikleriyle açıklanamayacağının farkında olsa gerek.

Bu yüzden de borsaya girecek firmalara uygulanan bazı finansal kriterlerin SpaceX ve Anthropic gibi firmaların halka arzını mümkün kılmak için esnetilmesi rastlantı değil. Yapay zeka ve uzay rekabetinde kritik rol oynayan Amerikan firmalarına tanınan ayrıcalıklı pozisyonun piyasalarda oluşturacağı sistemik risk de göz ardı ediliyor. Bunun ardında sadece siyasetle iyi geçinen firmaların lobicilik başarısı olduğunu düşünmek naiflik olacaktır. Uluslararası ekonomi politiğiTop of FormBottom of Formn yeniden şekillendiği bir dönemde Amerika’nın küresel liderliği, Amerikan firmalarının büyümesinin ve piyasa hâkimiyetlerinin garanti altına alınmasına bağlı görünüyor.

https://www.yenisafak.com/yazarlar/kadir-ustun/spacex-ticari-potansiyelle-siyasi-risk-arasinda-4829866

Address

1025 Connecticut Avenue NW
Washington D.C., DC
20036

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when The SETA Foundation at Washington D.C. posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Establishment

Send a message to The SETA Foundation at Washington D.C.:

Share