05/18/2026
Benim Mardin’im.
Burada dolaşırken bazen Mezopotamya’nın hafızasının içinde yürüyormuş gibi hissediyorum.
Benim için mesele bir yere girip çıkmak, “şurada kahve içtim” demek değil. Bu toprakların insana hissettirdiği şey çok başka. Sokakta yürürken bile taşın, ışığın, insanların yüzlerinin taşıdığı bir ağırlık var. Ama yorucu bir ağırlık değil bu. Yaşanmışlık.
Mardin’de bazen manastırların, eski taş evlerin duvarlarına dokunarak yürüyorum. Belki ruhlarımız bir yerde birbirine değer diye. Çünkü bu şehir insana sadece bir görüntü vermiyor, bir his bırakıyor.
Kapının önüne bırakılmış köz patlıcanlar, bir evin hâlâ gerçek bir hayat kurduğunu hissettiren o sade hâl, “buyurmaz mısınız?” diye çağıran içten ses… İşte bu coğrafya insana, hayatın bütün gösterişin altında hâlâ gerçek bir yerde aktığını hatırlatıyor.
Galiba ben biraz da eski Mardin’i seviyorum. Henüz tamamen dönüşmemiş tarafını. Çünkü bazı şehirler zamanla sadece görüntüye dönüşüyor. Ama burada hâlâ hafıza var.
Amerika’nın Las Vegas’ı, Ege’nin Bodrum’u varsa Güneydoğu Anadolu’nun da Mardin’i var. Sabahlara kadar süren, kolay kolay bitmeyen bir hayat ve eğlence hâli… İster bir türkü barda olun ister rock müzik dinleyin; gece başka bir sokakta yeniden başlıyor. Yol üstünde Bedirhan’ı uyandırıp bir fasılda sabahlamak burada çok da şaşılacak bir şey değil.
Bu coğrafyada insanlar hayatı eksik yaşamıyor. Üzüntüyü de kahkahayı da büyük yaşıyorlar. Galiba toprağın sertliği insana yaşamanın kıymetini öğretiyor.
Ve belki de bu yüzden Mardin’de sanat ve zanaat başka bir yere oturuyor. Çünkü burada yapılan her iş, açılan her sergi, eğilen her tel önce bu coğrafyanın hafızasıyla karşılaşıyor. Mezopotamya’nın taşıdığı hikâyeler, göçler, acılar, dayanıklılık ve birlikte yaşama kültürü; sanatın da zanaatın da içine doğal olarak sızıyor.
O yüzden burada sanat bazen bir galerinin içinde değil; bir taş duvarda, sokaktan geçen bir insanın yüzünde ya da gün batımında şehrin üstüne çöken sessizlikte yaşamaya devam ediyor.