Mikdat Besni Fotograf ve Yorum

Mikdat Besni Fotograf ve Yorum Fotoğraf Sanatı... Fotoğraf Sanatı, Eğitim ve Yorum

Fotoğraf, Erkan YurtKöprünün Tanıklığı Körfez, geceyi ağır ağır yutarken, ışıklar suyun üzerine birer mısra gibi dökülüy...
12/03/2026

Fotoğraf, Erkan Yurt

Köprünün Tanıklığı

Körfez, geceyi ağır ağır yutarken, ışıklar suyun üzerine birer mısra gibi dökülüyordu. Köprü, karanlığın omzuna yaslanmış, kavisiyle gökyüzüne doğru uzanan titrek ve kararsız bir imza gibiydi. Turuncu ve sarı ışıklar, suda kırılıp çoğalarak, sanki başka arzuların, başka hayatların hayaletlerini yansıtıyordu. Fıskiyeler, yan yana dizilmiş suskun ama atak yapmaya hazır keman yayları gibiydi. Aniden fırlayan su yaylarıyla bir orkestra olmuş, birlikte aynı notalarla akor basıyordu. Aksettirmek istediği lavanta ahengindeki asil duyguyu akşam yolcularının yüreklerine işledikten sonra sessizliğe geri çekiliyordu. Rıhtım, tuz kokusunu cebinde saklayan bir yürüyüş yoluydu sanki, bir masalın son cümlesi gibi uzayıp gidiyordu.

Defne, rıhtım taşlarına hafif hafif vuran adımlarının seslerini dinleyerek yürüyordu. Adımlarında bir kararsızlık, yüzünde belli belirsiz bir gerilim… Sanki içinden çık**adığı bir sorunun çözümünü, bu gece denizin kıyısında bulacakmış gibi. Suyun karanlık yüzüne bakınca, kendisini değil, yarım kalmış bütün ihtimalleri görüyordu. Gitseydi, konuşsaydı, ikna etseydi, kalsaydı, vazgeçmeseydi… Her bir ışık yansıması, “olabilirdi” diyen bir gölge hâline gelip yüzüne çarpıyordu.

Üzerinde kapüşonlu ince bir mont, saçları rüzgârın insafına bırakılmıştı. Rüzgâr, denizin tuzunu alıp yüzüne çarparken, sanki “uyan” diye fısıldıyordu. Ama Defne, uyanmak istemiyordu; uykuyla ayıklık arasında, rüyanın devamını seçen inatçı çocuklara benziyordu. Bu rıhtım, her gelişinde başka bir hikâye anlatırdı ona; ama bu gece anlatılan hikâye, bir masaldan çok, çözülmeyi bekleyen bir düğüm gibiydi.

Telefonu cebinde titredi. Baktı: “Ulaş arıyor.” Ekrana bir süre bakakaldı; arka planda köprünün turuncu ışıkları yansıyordu, sanki çağrıyı onun yerine gökyüzü cevaplayacakmış gibi.

Cevaplamadı.

Sadece ekrana, sonra suya, sonra bir kez daha ekrana baktı. İçinde bir yer, “Aç, sanki her şey normalmiş gibi konuş,” diyordu. Başka bir yer ise, “Açarsan her şey eskisi gibi olmayacak,” diye karşılık veriyordu. İki ses de aynı anda bağırınca, sessizliği seçti. Uzun ve açık tenli parmaklarıyla ekranı kapatırken, göğsünün ortasında ince bir sızı gezindi. Yeni bir çağrı değil, kökleri derinlerde bir kırılmanın yankısıydı sanki.

Rıhtım boyunca ilerlerken, kalabalığın içinde yalnızlığını daha çok hissediyordu. Yürüyen çiftler, gülüşen gençler, fotoğraf çeken turistler… Herkesin hayatı birer ışık hüzmesi gibi berrak ve net görünüyordu uzaktan bakınca. Oysa Defne, kendi hayatına yaklaştıkça, görüntü bulanıklaşıyor, içine girdikçe kararıyordu. Işıklar sadece suda parlıyordu; içinin karanlığını aydınlatmaya yetmiyordu.

Bir banka oturdu. Bank, geceden kalan eski bir sırdaş gibi gıcırdadı. Karanlığın içine doğru bakan yerini seçmişti; köprüye değil, ufka dönüktü yüzü. Karanlık, onun için hep aynı anlama gelmezdi. Bazen sığınak, bazen korku, bazen de yeni bir başlangıcın henüz adı konmamış haliydi. Bir doğumevi olduğu da vardı. Bu gece hangisiydi, emin değildi.

Elini cebine attı, küçük kâğıt parçasını çıkardı. Kat yerleri yıpranmış, mürekkebi hafifçe dağılmış. Birkaç hafta önce, bir kafede otururken Ulaş’ın aceleyle yazıp uzattığı not: “Sence biz nereye gidiyoruz?” Altında kocaman bir soru işareti… Çocukça bir oyun gibi görünse de, o günden sonra geceleri uyutmayan sorunun ta kendisiydi bu.

Defne, notu tekrar katlayıp cebine koydu. İçinden bir ses, “Buraya kadar,” diyordu. Kiminle, neyle, tam olarak bilmiyordu. Ailesinin baskısıyla mı, üniversite tercihiyle mi, şehirden gitme planlarıyla mı, yoksa Ulaş’la olan o bitmeyen gel-gitlerle mi? Hepsi birbirine karışmış, suya düşen ışıklar gibi tek bir bulanık parıltıya dönüşmüştü.

Yanından geçenlerin konuşmalarından cümle kırıntıları yakalıyordu: “Yarın sabah erkenden…”, “Bence hiç söylememelisin…”, “Annem görürse kıyamet kopar…” Herkes bir şey saklıyor, herkes bir şeyden kaçıyordu. Rıhtım, insanların sakladığı sözlerin toplandığı kumbaraya benziyordu.

Telefon tekrar titredi. Bu sefer bir mesaj:
“Buradasın biliyorum. Konuşmamız lazım. Köprünün ayağında bekliyorum. Ulaş.”

Defne’nin kalbi, fıskiyelerin suyu havaya fırlatıp yere bıraktığı ritimle yarışıyordu. Birkaç saniye, belki de dakika, zamanı saymayı bıraktı. Mesajı tekrar okudu. “Buradasın biliyorum.” Bunu nereden biliyordu? Defne’nin bu rıhtıma, özellikle kafası karıştığında kaçtığını sadece birkaç kişi bilirdi. Ulaş da onlardan biriydi.

Ayağa kalktı, yürümeye başladı. Köprüye doğru giden yol, olduğu gibi ışıkla döşenmişti. Sanki sırf bu konuşma için sahne kurulmuş, dekor hazırlanmıştı. Işıklar, onun adımlarına eşlik eden suskun tanıklar gibiydi. Yürüdükçe, dizlerinin hafifçe titrediğini fark etti. Bu titreme, rüzgârdan çok, kaç zamandır ertelediği cümlelerin ağırlığındandı.

Köprünün ayağına yaklaştığında, kalabalığın arasından seçti onu. Siyah deri montu, dalgalı saçları, elleri cebinde, yüzü suya dönük. Ulaş, sanki kendi yansımasıyla konuşuyormuş gibi duruyordu orada. Defne’yi fark edince, başını kaldırdı. Bakışları, bir anlığına köprünün ışıklarından daha parlak geldi Defne’ye.

“Geleceğini biliyordum,” dedi Ulaş, sesini alçaltarak.

Defne omuz silkti. “Burayı seviyorum, hepsi bu.”

“Yalan,” dedi Ulaş gülümser gibi yaparak. “Burayı seviyorsun çünkü burada konuşamadıklarımız yüreğinde demir atmış bir sandal gibi.”

Sessizlik. Aralarından erguvani meltem esintisi geçti, bir de fıskiyelerin uzaktan gelen, neredeyse duyulmaz uğultusu. Defne, gözlerini köprüye çevirdi. Işıklar, suda kırılıp bin parçaya ayrılıyordu.

“Ne demek istiyorsun?” diye sordu sonunda. “Neyi konuşmamız lazım?”

Ulaş, bir an nefesini tuttu. “Defne, ben gidiyorum,” dedi. “Kesin. Biletimi aldım. Yerim hazır. Yurt dışı. Önümüzdeki ay.”

Kelimeler, geceyi ortadan yırtan ani bir havai fişek gibi patladı Defne’nin içinde. Bayram coşkusunu yansıtmadan. Duymaktan korktuğu cümlenin bu olduğunu biliyordu ama yine de hazırlıksız yakalanmış gibiydi. Zaten insan, beklediğini sandığı darbeyi bile geldiğinde tanıyamıyordu.

“Bana bunu şimdi mi söylüyorsun?” diye sordu, "ne zamandır hazırlık yapıyorsun?" Sesi beklediğinden daha sakin çıkmıştı. İçindeki fırtına, yüzüne vurmuyordu henüz.

“Daha önce söylemeye çalıştım. Hep kaçtın, hep ‘sonra konuşuruz’ dedin.” Bir adım yaklaştı Ulaş. “Şimdi kaçma.”

Defne, bir süre denize baktı. Suyun yüzeyinde, köprünün ışıklarıyla birlikte kendi gölgesini de görür gibi oldu. Işıkla karanlığın tam ortasında asılı kalmış, şekli tam belli olmayan bir figür. Kendisi.

“Sen giderken ben ne olacağım?” dedi, soruyu ona değil, suya sormuş gibi. “Biz ne olacağız?”

“Bilmiyorum,” dedi Ulaş. “Ama bilmek zorunda da değiliz. Hayat bu, olmadığı da oluyor. Bazen… sadece gitmek zorundayız.”

Bu cümle, Defne’nin içindeki en büyük korkuyu açığa çıkardı: Belirsizlik. Küçüklüğünden beri her şeyin adını koymak istemişti. İlişkilerin, duyguların, planların… Oysa hayat, adını koyamadığın anlarla doluydu. Bu, onlardan biriydi.

“Bizim ilişkimizin adı ne, Ulaş?” diye sordu aniden. “Arkadaş mıyız, sevgili miyiz, yoksa öylesine iki insan mı?”

Ulaş’ın bakışları karardı. “Bilmiyorum,” dedi tekrar, ama bu sefer kelime boğazında düğümlendi. “Birlikteliğimize ad koyamadığım için gidiyor değilim. Tam tersi. Gitmezsem, burada, bu belirsizlikte sıkışıp kalmaktan korkuyorum. Sen de… burada kalıp aynı korkuya alışacaksın.”

Defne’nin içi cız etti. Alışmak. En çok korktuğu kelime buydu aslında. Alışmak; mutsuzluğa da, eksikliğe de, yanlış olana da.

Bir an, rıhtımın kenarına kadar yürüdü. Aşağıda, suyun üzerinde turuncu ışıklar titriyordu. Elini demir parmaklıklara koydu. Soğuktu, gece boyunca biriktirilmiş korkular gibi. İlişkisi gibi... Geri döndüğünde, Ulaş’ın gözlerinin dolu olduğunu fark etti. Onu ağlarken hiç görmemişti. Bu, tuhaf bir biçimde, içini yumuşattı.

“Ben de gitmek istiyorum aslında,” dedi sessizce. “Bu şehirden, bu hatıralardan, bu beklentilerden… Ama cesaretim yok. Belki de senin kadar cesur değilim.”

“Cesaret dediğin şey, korkunun yokluğu değil ki,” dedi Ulaş. “Korkuyla birlikte yürümek sadece. Şu an yaptığımız gibi.”

Defne, fark etti: Bacakları titriyordu, evet. Gözleri doluydu, evet. Ama kaçmıyordu. İki adım geri çekilmek yerine, bir adım ileri gidip konuşuyordu. Bu cesaretti, değil mi?

“Gitmeni istemiyorum,” dedi sonunda. “Ama seni tutmak da istemiyorum. Çünkü seni burada tutarsam, bana kırılacaksın. Gidersen… kendime kırılacağım.”

İkisi de sustu. Fıskiyeler, sanki onların yerine konuşur gibi tekrar suyu havaya fırlattı. Turuncu, sarı ve biraz da beyaz… Suyun üzerinde patlayan, sonra geri düşen kısa ömürlü kuyrukluyıldızlar.

“Peki biz ne olacağız?” diye sordu Ulaş bu sefer. “Gitmeden önce bunu bilmek istiyorum. En azından… bir kelime.”

Defne, yavaşça gülümsedi. İçinde bir yer hâlâ ağlıyordu ama dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. “Biz,” dedi, “yarım kalmış bir cümle olalım. Tam bitmeyen, ama unutulmayan.”

“Yarım kalmış cümleler acıtır,” dedi Ulaş.

“Tam bitmiş cümleler de,” diye karşılık verdi. “En azından yarım kalırsak, devamını hayallerimizle doldurarak içimizden yazabiliriz.”

Bu söz, ikisinin de içine oturdu. Ne tam bir vedaydı, ne de kalan son umudun kırıntısı. İkisi arasında asılı duran, adı konmamış bir anlaşma gibiydi.

Ulaş, yavaşça elini uzattı. Defne, bir an tereddüt etti, sonra elini onun eline bıraktı. El sıkışır gibi değil, tutunur gibi değil, sevgili gibi hiç değil. Sanki “tam da burada, tam da bu anda, kabul, tamam” demek ister gibi. İki el, köprünün turuncu ışıkları altında kısa bir an birleşti. Sonra Defne, parmaklarını yavaşça çekti.

“Hoşça kal, ben biraz daha yürüyeceğim,” dedi. “Rıhtımı, bu Serin esintiyi seviyorum. Düşüncelerimi suda seyretmek hoşuma gidiyor.”

“Tam senlik,” dedi Ulaş, gülümseyerek. “Her düşünce bir yansıma, hiçbir şey tam net değil.”

“Hayat da öyle değil mi zaten?” diye sordu Defne. “Hiçbirimiz net değiliz. Sadece… arada bir ışık vurunca parlıyoruz ve kolay vazgeçiyoruz.”

Ulaş, başını eğdi. “Yarın… konuşur muyuz?” dedi. Sorunun içinde saklı bir umut vardı.

“Bilmem,” dedi Defne. Bu sefer, bilmem derken gerçekten bilmemenin ferahlığını hissediyordu. “Belki. Belki de konuşmayız. Ama bu geceyi unutmayız. Bu yeter.”

Ulaş, bir şey daha söylemek ister gibi dudağını araladı, sonra vazgeçti. Sadece, “Kendine dikkat et,” diyebildi. Ardından köprünün ayakları arasındaki kalabalığın içine karıştı. Gidişi, gelişi kadar ağır değildi. Yine de Defne’nin içinden bir şey koptu.

Defne, bir süre daha durdu. Suya baktı. Işıklar, artık eskisi kadar parlak görünmüyordu ama hâlâ oradaydılar. Hâlâ yansıyor, hâlâ kırılıyor, hâlâ çoğalıyorlardı. Hayallerini düşündü: Bu şehirden gitmek, yeni bir şeyler öğrenmek, kendi ayakları üzerinde durmak, belki bir gün gerçekten sevdiği bir işi yapmak… Hepsi, rıhtımın ucunda bekleyen sandallar gibiydi. Henüz küreklere asılan yoktu ama var olduklarını biliyordu. Bir gün mutlaka denize açılacaklardı.

Korkularını düşündü sonra. Ailesinin ne diyeceğini, yalnız kalmayı, çevresindekilerin anlamsız bakışlarını, “başaramadı” dedikodusunu, Ulaş’ın gidişini kabullenmeyi… Onlar da suyun dibindeki taşlar gibiydi. Görünmüyorlardı ama ayağın takıldığında acıtan hep onlardı.

Duraksadı, durdu öylece, sandalın ucunda dinlenen martıya takıldı gözü. Bir anlamı olmalıydı yalnızlığının. Derin bir nefes aldı. Erguvan kokulu ışıklar arasından süzülerek gelen denizin hafif tuzlu ve nemli havasını teneffüs etti. Bir nefes daha çekti. Biliyordu ki, her nefes alış bir çözümün kapısını aralardı. Rahatladı, sanki görünmez bir güç koluna girmiş ona hem destek oluyor, hem de arkadaşlık yapıyordu. Rıhtım boyunca yürümeye devam etti. Her adımında, içinden aşağılara doğru akan ince bir sızıyla birlikte hafif bir özgürlük duygusu hissediyordu. Sanki bugüne kadar ertelediği bütün cümleler, bu gecenin karanlığında birer birer dile geliyordu. Yürümeye devam ettikçe omuzlarındaki yükün hafiflediğini duyumsuyordu. Durdu döndü köprüye bir daha baktı. Aslında omzunda kendine yük olan bir şey yoktu. Köprünün ayaklarına bırakılmış gibiydi. Her adımda, duygularına yüklediği anlamsız beklentilerin ağırlığının varlığını ve kurtulması gerektiğini anladı. Olumlu bir dönüşüm yaşanacak kavşakta bulunduğunun farkına vardı. Henüz kimseye söylemediği, hatta kendine bile itiraf edemediği bir kararın kıyısına geldiğini hissetti.

“Belki,” dedi içinden, “ben de giderim bir gün. Sadece bu şehri, bu rıhtımı, bu köprüyü böyle hatırlamak için. Işıkların suya düştüğü, kalbimin kırılıp aynı anda güçlendiği bir gece olarak.”

O anda fark etti: Gerilim, hayallerine karşı değil; kendi teslimiyetine karşıydı aslında. Kendi kendisine kurduğu duvarlarla boğuşuyordu. Ulaş, sadece bu duvarların farkına varmasını sağlayan bir ayna olmuştu. Ona kızmak yerine, minnettar olmalıydı. Bu duyguya erişince rahatladı.

Rıhtımın sonuna yaklaştığında, arkaya döndü. Köprü hâlâ oradaydı; ışıkları yanıyor, fıskiyeler hâlâ suyu gökyüzüne fırlatıyordu. Sanki hiçbir şey değişmemişti. Ama Defne, aynı değildi artık. İçinde bir yer, “Henüz hiçbir şey çözülmedi,” diyordu. Bir başka yer ise, “Ama bir adım atıldı,” diye fısıldıyordu.

Belki de hayat dediği şey, tam olarak buydu. Ne tamamen çözülmüş, ne de tamamen dağılmış; ışıkla karanlığın, hayalle gerçeğin arasında bir yerde, rıhtım boyunca yürüyen bir genç kızın adımları kadar kırılgan ve bir o kadar inatçı.
Gerçekle yüzleştiğini hissetti Defne, dünya ve yaşam hayallerdeki gibi gerçekleşmezdi ki. İnsanoğlu birçok sorunla boğuşurken kendini bulurdu. Bu akşam, bu gerçeğin farkına varmıştı. Kıyının nemli ve tuzlu havasını ciğerinin en derinlerine kadar çekti. Sorunlar yaşamak, yapıcı ve gerçekçi çözümler düşünülürse bilgeliğin önünü açardı. Rahatlamıştı, bulutların üzerinden inmiş, yer yüzüne ayak basmıştı. Artık hayalleri olsa da, gerçekleşmeyen olguları kabul edecekti, takılıp kalmayacaktı.

Defne, son kez denize baktı, sonra başını kaldırıp gökyüzüne çevirdi. Neredeyse görünmeyen birkaç yıldız, şehrin ışıklarına rağmen inatla parlıyordu. İçinden, kelimelere dökmediği kısa bir dilek geçti. Sonra, hafif bir tebessümle, adımlarını şehrin karanlık sokaklarına doğru çevirdi.

Bu gece, rıhtım onun hikâyesini dinlemişti. Bir gün, belki başka bir şehirde, başka bir rıhtım da yeni hikâyelerini dinleyecekti. Ama o zamana kadar, bu ışıklı köprü, yarım kalmış cümlelerinin sessiz şahidi olarak denizin üzerinde parlamaya devam edecekti.

Fotoğraf, Ali Dağer Rüzgârın Çağırdığı Genç Oğuz, her zamanki gibi o sabah da erkenden uyanmıştı. Dışarıya baktı.Pencere...
25/02/2026

Fotoğraf, Ali Dağer

Rüzgârın Çağırdığı Genç

Oğuz, her zamanki gibi o sabah da erkenden uyanmıştı. Dışarıya baktı.
Pencerenin hemen dışında uzanan bozkır, ince bir sis tülüyle örtülüydü. Gökyüzü, ufkun gerisine kadar açılmış, mavinin en solgun rengiyle boyanmıştı. Sanki dünyayı, evrende görünmeyen bir rüzgâr taşıyordu.

Oğuz, yatağının ucuna oturdu. Kalbi, atın toynaklarıyla aynı ritimde atmaya başlamıştı. Giyinirken, sanki her düğmeyi iliklediğinde, içindeki bir bağı çözüyor gibiydi.

Avludaki kır at sabırsızdı. Ön ayaklarını yere sertçe vuruyor, başını göğe kaldırıp burnundan sıcak buharlar savuruyordu. Gözlerinde, beklemekten usanmış bir özgürlük parlıyordu.

Oğuz, arkadaşının yanına sokuldu. Elini atın sıcak boynuna koydu.
O an, aklından geçen cümle, son zamanlarda diline dolanan, ama kimseye söylemediği cümleydi:

“Ne gökyüzünün sınırı var, ne de yeryüzünün. Sadece bir akış, bir hız ve özgürlük rüzgârı…”

Bu sözü ilk nerede duyduğunu bile hatırlamıyordu. Belki bir masalda okumuştu, belki de rüzgârın ta kendisi kulağına fısıldamıştı. Ama içinden bir ses, bu sözün bugün gerçek olacağını söylüyordu.

Babası, avlunun kapısına dayanmış, onu süzüyordu. Köyde iş bitmezdi ki. Herkesin birşeyler yapması gerekirdi. Aylaklık kabul edilemezdi. Kalın bıyıklarının altındaki sert yüz, Oğuz ve atı arasındaki sevgi bağını görünce bir an için yumuşar gibi oldu. Yanlarına yürüdü.

“Bugün uzaklara mı gideceksin, Oğuz?” diye sordu.
Sesi hem meraklı, hem de biraz tedirgindi.

“Uzakların ötesine,” dedi Oğuz.
Kendi cevabına kendisi şaşırdı ama geri almadı.

Baba, kır atın yelesini okşadı.

“Fazla açılma,” dedi. “Her yer yoldur ve herkesin yolu kendine göredir.”

Oğuz, bu sözün ne demek olduğunu tam olarak anlayamadı; anlamadığı kısmı rüzgâra bıraktı. Sol ayağını üzengiye taktı ve bir çırpıda eyerine atladı. Dizginleri eline alınca, bir an durdu. Sonra hatırladı: Bu at, dizginlenemezdi. Rüzgâr ne tarafa eserse, oraya koşardı.

Avludan çıkar çıkmaz, bozkır onları içine aldı.
Toprak, yumuşak bir dalga gibi atın ayaklarının altından akıyordu. Ufuk, her adımda biraz daha geri çekiliyor, gökyüzü, sanki başlarının üzerine biraz daha eğiliyordu.

Oğuz, ilk başta alışkanlıkla dizginleri tuttu. Sonra, kendi kendine güldü ve parmaklarını gevşetti. Kır at, o an hızlandı. Sanki “Geç kaldık,” der gibi fırladı.

Rüzgâr, yüzlerine tokat gibi çarpıyordu. Gözlerinden yaşlar boşalıyordu ama bu yaşlar ne acıdan, ne de üzüntüdendi. Kalbinde yer etmiş hasret duyguları sökün ediyordu. Koştukça, içindeki daralan, sıkışan her yer açılıyor, ciğerlerine sığmayan nefesleri bozkıra salıyordu.

Çocukken, dedesinin anlattığı hikâyeleri hatırladı.
Gökyüzünün bittiği bir duvar varmış; o duvara dayanan dağlar, dağların üstünde uyuyan devler, devlerin yorganı olan bulutlar… Sonra, bir gün bir delikanlı çıkmış, kır atına binmiş, o duvara kadar gidip başını göğe vurmuş. Göğü çatlatmış, rüzgâr dışarı taşmış…

“Belki de o delikanlı, hiç dönmek istemediği için masal olmuş,” diye mırıldandı Oğuz.

At, sanki bu sözleri anlamış gibi daha da hızlandı.
Artık rüzgâr, yalnızca etraflarında değil, içlerindeydi. Kulaklarının yanında uğuldayan ses, uzak bir ırmağın çağlayanı gibiydi. Gözlerinin kenarından geçen ağaçlar, kayalar, toz bulutları, bir ressamın yanlışlıkla fırçasını hızlıca çekip bıraktığı çizgilere dönüştü.

Oğuz, yavaşça ayağa kalktı. Üzengilerin üzerinde dimdik durdu. Dizleri, atın göğsünü sıkıca kavramıştı. Kollarını iki yana açtı. Sanki bir kuştu artık; at yalnızca gövdesi, rüzgâr ise kanadıydı.

O an, içinden bir ses daha yükseldi:

“Ne gökyüzünün sınırı var, ne de yeryüzünün. Sınır, yalnızca insanın korkusudur.”

Bu cümleyi yüksek sesle mi söyledi, yoksa sadece düşündü mü, kendi de bilemedi. Rüzgâr, sanki cevaben uğuldayarak onayladı.

Bir süre sonra, bozkırın rengi değişmeye başladı.
Toprak koyulaştı, taşlar seyrekleşti, otlar inceldi. Çevrede kaya kütleleri görünmeye başlamıştı. Ufukta, belirsiz bir çizgi halinde, masallardaki dağlara benzer bir karartı belirdi. Göğe doğru yükselen, başında bulut taşıyan, yamaçlarında serinlik saklayan bir karaltı…

“Demek sen de varsın,” dedi Oğuz, o karaltıya bakarak.
“Bizim köyün masallarında çok gezdin, ama bugün seni göreceğim.”

At, sanki karşısına çıkan rakibini tanımış gibi, adımlarını daha hızlandırdı.
Dağ yaklaştıkça, gökyüzü de sanki onunla beraber yükseldi. Başta göğe değecek sandığı zirvelerin, aslında göğün çok altında kaldığını gördü. Gökyüzü, dağın tepesinden de öteye uzanıyordu.

“Demek dedem, göğün duvara dayandığını söylerken yanılmış,” diye düşündü.
“Gökyüzü de, yeryüzü gibi bitmiyor. İkisi de sadece uzayıp gidiyor.”

Dağın eteklerine vardıklarında, at yavaşladı.
Rüzgârın sesi azaldı, yerini, yükseklerden süzülüp gelen serin bir sessizliğe bıraktı. Oğuz, atından indi. Ayaklarının altında, taşlarla karışık ince bir toprak vardı. Başını kaldırıp baktı.

Zirve, göğün özüne bir k**a gibi saplanmıştı ama göğü yarıp geçememişti.
Bulutlar, dağın omuzlarından usul usul aşağı süzülüyor, sonra yeniden göğe karışıyordu. Hiçbiri, “Buraya kadar,” demiyordu.

Oğuz’un içine garip bir duygu çöktü.
Ne sevinçti bu, ne de hüzün. İkisinin ortasında, tarif edilemeyen bir hafiflik… Bir sorusu vardı artık:

“Eğer ne gökyüzünün sınırı varsa, ne de yeryüzünün… İnsan nereye kadar gidebilir?”

Bu soruyu kime soracağını bilemedi. Atına baktı.
Kır atı, başını hafifçe eğmiş, sanki “Soruyu yanlış yere soruyorsun,” der gibi ona bakıyordu.

O an, çocukluğundan beri duyduğu bütün nasihatleri düşündü:
“Uzağa gitme, kaybolursun.”
“Çok açılma, başın belaya girer.”
“Fazla koşma, düşersin.”

Belki hepsi doğruydu. Ama bir ses, hepsinin altına ince bir not düşüyordu sanki:
“İstersen yine dene, ancak aynı yoldan tekrar girme, değiştir. Bir gün başaracaksın.”

Geri dönüp bozkıra baktı. Geldikleri yol görünmüyordu artık.
Nal izleri, rüzgârın ilk nefesinde silinip gitmişti. Sanki hiçbir zaman oradan geçmemişlerdi. Dünya, iz bırakmaya değil, akmaya razıydı.

Oğuz, atına yeniden bindi.
Bu kez dağa doğru değil, dağın yanından dolanıp, ötesine doğru sürdü. Artık nereye gittiğini biliyor muydu? Hayır. Ama bilmediği yere gitmek, ilk kez onu korkutmuyordu.

“Belki de özgürlük, nereye gittiğini bilmemek ama hedefine güvenmektir,” diye düşündü.

Rüzgâr, yeniden sertleşti.
Bir ara, atla birlikte öyle hızlandılar ki, gökyüzüyle yer arasındaki çizgi kayboldu. Maviyle toprak, birbirine karıştı; sanki ikisi arasında ince bir çizgi değil, görünmez bir kapı varmış da o kapı aralanmıştı.

O kapının içinde, yalnızca üç şey vardı:
Atın yeri döven nal sesleri, rüzgârın kulaklarında yankılanan uğultusu ve Oğuz’un göğsünde büyüyen o sınırsızlık duygusu.

“Demek,” dedi kendi kendine, “insanın asıl evi, döndüğü köy değil; koşarken içini dolduran bu rüzgâr.”

Gün, ağır ağır batıya kayarken gölgeler uzadı.
Ufukta, yeni bir bozkırın çizgisi belirdi. Belki orada başka köyler, başka çocuklar, başka masallar vardı. Belki de hiçbir şey yoktu. Fakat Oğuz artık biliyordu: Görmediği her yer, içine bir çağrı gibi düşüyordu.

O an, bir kez daha içinden o ilk söz yükseldi.
Bu defa, sanki yalnızca kendi sesi değil, atın soluğu, rüzgârın uğultusu ve gökyüzünün sessizliği de bu söze katılıyordu:

“Ne gökyüzünün sınırı var, ne de yeryüzünün. Sadece bir akış, bir hız ve özgürlük rüzgârı.”

Oğuz, gülümsedi.
Dizginleri boşluğa bıraktı, yine üzengilerin üzerinde yükseldi ve bedenini rüzgâra emanet etti. Beyaz at, ufka doğru koşarken, ne dönmeyi düşündü, ne de vardığı yeri.

Çünkü artık anlamıştı...
“Ne gökyüzünün sınırı vardı, ne de yeryüzünün. Sınır, yalnızca insanın kendi korkusuydu.”

Oğuz artık biliyordu ki; aynı suda iki kez yıkanılamayacağı gibi her insan ayrı bir öyküdür, insanın her anı farklı bir hikâyedir.

Oğuz, kararlıydı. Yüreğinde farklı hikâyelere yer açarak yaşamaya devam edecekti. Artık kişisel tatmin olmanın, merak gidermenin ötesine geçecek, çevresine fayda sağlayacak ve değerler üretecekti.

Fotoğraf, Musebbih MMüsebbih Ergin *Tozlu Yol*Köyün içinden geçen o tozlu yol, sabah güneşiyle birlikte uyanırdı. Güneş ...
18/02/2026

Fotoğraf, Musebbih MMüsebbih Ergin

*Tozlu Yol*

Köyün içinden geçen o tozlu yol, sabah güneşiyle birlikte uyanırdı. Güneş doğar doğmaz, taş evlerin kiremitleri kızarır, ahırlarda bağlı duran hayvanlar huzursuzlanırdı. Çatılara ve kayalara konan, kuraklığın esaretindeki kuşlar "nefes alıyorsan hayattasın, kalk ve üret" dercesine yüksek perdeden namelerle köyü uyandırırdı. O gün de öyleydi. Yalnız, havadaki toz bu sefer biraz daha fazlaydı. Çünkü köyün en eski arabası, iki atın çektiği tahta bir araba, yine yola çıkmak üzereydi.

Ayhan, arabanın önünde duran doru atın yelesini okşadı.

“Uyan bakalım Karanfil,” dedi. “Bugün işimiz çok.”

Arabanın öbür yanında, biraz daha uzun boylu, yüzü güneşte iyice esmerleşmiş Turhan, koşum takımını sıkılayıp geri çekildi.

“Fazla konuşma da,” dedi, gülümseyerek, “babam duymasın, ‘Atla muhabbete dalacağınıza işinizi görün’ diye yine kızar.”

Ayhan, dudaklarını büküp bir an sustu. Sonra arabanın yan tahtasına tırmanıp üstüne çıktı. Turhan da öndeki sıraya yaklaşırken, babalarının sesi arka avludan duyuldu:

“Turhaaan! Ayhaaan!”

İki kardeş bir an göz göze geldi. Turhan, alttan alttan gülerek:

“Hazır ol, yine nasihate tutulduk,” diye fısıldadı.

Bahçeden çıkan babaları, eski ama tertemiz yeleğini giymiş, başına da kasketini yerleştirmişti. Gözlerini kısarak oğullarına baktı.

“Buğday çuvallarına dikkat edin, yolda devrilmesin. Arabayı sert sürmeyin. Köyün aşağısındaki dereyi geçerken iyice yavaşlayın, devirmeyin. Anladınız mı?”

Turhan, “Anladık baba,” dedi. “Her zamanki yol işte.”

Adam başını salladı.

“Her zamanki yol ama her gün başka tuzaktır oğlum. Kervan yolda dizilir. Siz yine de aklınızı başınıza toplayın. Hele sen,” dedi, bakışlarını Ayhan’a dikip, “yolun ortasında dalıp gitme. Senin hayal kurman bitmez.”

Ayhan mahcup bir gülümsemeyle yere baktı.

“Tamam baba,” diye mırıldandı.

Kısa bir vedadan sonra, iki at çekmeye başladı arabayı. Araba, köyün taş döşeli dar sokağına girince tekerlekler gıcırdamaya, tahta kasnaklar zangırdamaya başladı. Evlerin önünde oynayan çocuklar, toz bulutu arasından arabaya bakıyor, bazıları el sallıyordu. Ayhan da onlara el salladı.

Turhan, dizginleri elinde sıkıca tutup omzunun üzerinden kardeşine döndü:

“Hadi anlat bakalım. Bugün yine ne rüya gördün?”

Ayhan, bir an sustu. Sonra yüzüne hafif bir ciddiyet geldi.

“Bu seferki rüya değildi sanki,” dedi. “Daha çok… bilmem… galiba gerçek gibiydi.”

“Anlat hele.”

“Ben yine bu yoldayım. Ama araba yok. Yalnız yürüyorum. Etraf bomboş. Evler yok, tarlalar yok, ağaçlar yok. Sadece uzun bir yol. Gidiyorum, gidiyorum, sonu görünmüyor. Sonra birden sen beliriyorsun. Elinde bir defter, içinde kocaman yazılar var. Bana diyorsun ki: ‘Dön geri.’ Ben de inat ediyorum, ‘Gitmem gerek’ diyorum. Sen de kızıyorsun…”

Turhan güldü.

“Bak gördün mü, rüyanda bile bana karşı geliyorsun. Bizim bu halimiz ne olacak acaba?”

Ayhan, arabanın arkasındaki çuvallara dönüp kayan birini düzeltti.

“Bilmiyorum,” dedi, alçak sesle. “Ama bildiğim bir şey var: Bu yol, hep böyle sürüp gitmeyecek.”

Turhan, bir süre cevap vermedi. Atların adımlarına, tekerleklerin izine baktı. Ufukta, köyün dışındaki küçük tepe görünüyor, tepenin ardında da kasabanın çatılarının kızıllığı hayal meyal seçiliyordu.

“Senin aklın hep tepelerin ardında,” dedi sonunda. “Benimki ise evin avlusunda. Biri uçmak ister, öteki yerinde kalmak. İkisi de kardeş ama yolları başka.”

Ayhan kaşlarını kaldırdı.

“Sen yerinde kalmak mı istiyorsun?”

Turhan, emin bir sesle:

“Ben bu köyü seviyorum,” dedi. “Toprağı tanıyorum, insanını tanıyorum. Sabah horoz sesine uyanmayı, akşam ahırdan gelen kokuyla uyumayı… Kulağa tuhaf gelebilir ama seviyorum işte. Kasabaya gidince içim daralıyor. Sanki binalar üstüme üstüme geliyor.”

Ayhan derin bir nefes aldı, gözleri gökyüzüne kaydı. Bulutlar pamuk gibi dağılmış, mavi gök genişçe açılmıştı.

“Ben de göğü seviyorum,” dedi. “Uçsuz bucaksız olmasını. Sanki insana, ‘İstersen gelebilirsin’ diyor. Bilmem anlatabildim mi?”

Turhan gülümsedi.

“Anlattın da, buğday çuvallarını kasabada göğe bakarak satamayız,” dedi. “Önce şu işi bitirelim, sonra gene konuşuruz senin hayallerini. Dönüşte boş çuvalların üzerine uzanır ve doya doya seyredersin gökyüzünü.”

Dereye yaklaşmışlardı. Sular son yağmurlardan sonra biraz kabarmış, yolun üstüne çamurlu küçük göletler bırakmıştı. Turhan, atları yavaşlattı.

“Dikkat et,” diye seslendi. “Burda tekerlekler kolay kayar.”

Ayhan, arabanın kenarına iyice tutundu. Tam dereyi geçerken, sol tekerlek bir çukura girdi. Araba bir anda yana yatınca, arka taraftaki bir çuval sarsıldı. Ayhan, çevik bir hareketle çuvalın üstüne atıldı, gövdesiyle onu tuttu. Araba tekrar dengesini bulup düzeldiğinde, ikisi de aynı anda derin bir nefes aldı.

Turhan, başını çevirip gülerek:

“Baba duysa seninle gurur duyar,” dedi. “Bu sefer hayal değil, çuval kurtardın.”

Ayhan da güldü ama gülüşünün içinde bir kırıntı ciddiyet vardı.

“Bazen düşünüyorum,” dedi. “Belki de bir gün ben de bu köyü kurtarırım.”

Turhan şaşırdı.

“Neyden kurtaracaksın?”

“Bilmem. Cehaletten mesela… Ya da unutulmaktan.”

Turhan kaşlarını çattı. İçinden kendini tutmaya çalışsa da dudaklarından "sen kimsin de, cehaletle savaşacaksın be hayalperest," sözü çıkmıştı. Rüzgarın götürdüğü bu sözü Ayhan duymamıştı. Buna sevindi ve kendini tutamayarak Ayhan'ın sohbetini sürdürdü.“Unutulmak mı?”

Ayhan başıyla köyü işaret eder gibi yaptı.

“Şu taş evleri, şu tozlu yolu düşün. Bizden sonra kim kalacak burada? Herkes bir bir kasabaya, şehre gidiyor. Kalanlar da yaşlanıyor. Gün gelir de bu yolun üstünden araba değil de sadece rüzgâr geçerse… işte o zaman köy unutulmuş sayılmaz mı?”

Turhan, dizginleri daha sıkı kavradı. İçinde tuhaf bir sızı oluşmuştu.

“Belki öyle,” dedi. “Belki de her köyün kaderi budur. Ama ben yaşadığım müddetçe unutulmasına razı değilim. Toprağı bırakıp da gidemem ki.”

Ayhan, bir an durdu, sonra gözleri parlayarak:

“Gitmesem de olur,” dedi. “Ama başka türlü yaparım. Belki yazarım.”

“Ne yazarsın?”

“Köyü yazarım. Seni, beni, babayı, çarıkla çeşmeye giden neneleri… Atın nefesini, arabanın gıcırtısını, bu tozu… Hepsini. Belki o zaman biz gitsek bile, bir yerde kalırız.”

Turhan’ın dudaklarının kenarına hafif bir gülümseme yayıldı.

“Sen de iyice köyün delisi gibi konuştun ama,” dedi, yarı şaka yarı ciddi. “Sen mürekkep yalamışlardan mısın? Yaz da görelim bakalım. Ama önce buğdayları satalım da, karnımız doysun.”

Kasabaya geldiklerinde, sokaklar kalabalıktı. Dükkânların önünde insanların uğultusu, pazarcıların bağrışları, çocukların çığlıkları havada asılı duruyordu. Tahta arabaları, beton dükkânların önünde eski ve yersiz göründü. Ayhan, etrafına merakla bakarken, bunun farkında bile değildi. O, başka dünyalardaydı.

Buğday çuvalları tek tek indirildi, tartıldı. Turhan pazarlık ederken, Ayhan bir kenarda, duvar dibine çömelmiş, etrafı izliyordu. Yabancı yüzler, yabancı konuşmalar… Kalktı, pazar yerini dolaşmaya başladı. Bir dükkânın önünden geçerken durakladı. Camın gerisinde, üst üste dizilmiş defterler, kalemler, mürekkep hokkalı kalemlikler vardı.

Kapının önündeki ahşap sandalyede oturan, göbekli, orta yaşlı bir adam, Ayhan’ın bakışını fark edip gülümsedi.

“Okur-yazar mısınn sen?” diye sordu.

Ayhan biraz çekinerek:

“Evet,” dedi. “köyde hocamız var, o öğretti.”

Adam başını salladı.

“Güzel. Okursan, bir gün yazarsın da. İyi bir şeydir yazmak. İnsan unutulmaz o zaman.”

Ayhan’ın içi bir anda ısındı. Az önce yolda Turhan’a söyledikleri aklına geldi.

“Defterler ne kadar?” diye sordu, titrek bir sesle.

Adam fiyatı söyledi. Ayhan, cebindeki sayılı parayı yokladı. Babasının verdiği birkaç kuruş… Yetmiyordu.

Bir an durdu, sonra geri döndü. Turhan hâlâ buğdayların hesabıyla meşguldü. Satış gerçekleşip para keselerinden içeri düşerken, Ayhan usulca yanına sokuldu.

“Ne var?” dedi Turhan.

“Bir şey isteyeceğim senden,” dedi Ayhan. “Bir defter alalım mı?”

Turhan kaşlarını kaldırdı.

“Ne yapacaksın?”

“Yazacağım.”

“Ne yazacaksın?”

Ayhan hiç tereddütsüz cevap verdi:

“Bizim yolu.”

Turhan gülümsedi. Cebindeki parayı yokladı. Hesaplı bir adamdı. Ama kardeşinin gözlerindeki ışıltıyı görünce, ilk defa hesap yapmadan konuştu:

“Alalım,” dedi. “Buğdaydan kırarsın sonra.”

Birlikte dükkâna girdiler. Adam defterlerden birini uzatırken:

“Büyük yazarsan büyük, küçük yazarsan küçük olursun,” dedi. “Elindeki defter, elindeki kader gibidir. İnsan kendi kaderini, kendisi yazar. Dikkatli doldur.”

Köye dönüş yolunda, güneş yavaş yavaş batıya eğilmeye başlamış, gölgeler uzamıştı. Aynı tozlu yoldan, aynı tahta arabayla dönüyorlardı ama sanki bir şey değişmişti. Ayhan, kucağında sımsıkı tuttuğu deftere bakıyordu.

Turhan, atları yavaşlattı.

“Ne düşünüyorsun yine?” diye sordu.

Ayhan, başını kaldırmadan cevap verdi:

“Bu yolu yazacağım,” dedi. “Bugünü, bu arabayı, seni… Babamın buğday telaşını, bizim rüya kavgamızı… Belki bir gün, biz olmasak bile, birileri okur. ‘Ayhan ile Turhan diye iki kardeş varmış,’ der. Belki o zaman, bu köy unutulmaz.”

Turhan, ufka doğru baktı. Kendi içinde, kardeşinin bu tuhaf hayaline az da olsa inanmak istediğini hissetti. Gülümsedi.

“Yaz bakalım,” dedi. “Yaz ki, biz de merak edelim nasıl birer kahraman olmuşuz.”

Ayhan, arabanın durdurulmasını istedi, "bu sarsıntıda yazamam ki!" diyerek. İlk sayfanın bembeyaz boşluğu, gözlerini k**aştırdı. Kalemi eline aldı. Tekerleklerin gıcırtısı, atların nefesi, tozun kokusu arasında ilk cümleyi yazdı:

“Bir köy vardı; yolları tozlu, insanı inatçı, göğü genişti. O köyde, Ayhan ile Turhan diye iki kardeş yaşardı…”

Ve o anda, tahta bir at arabasının üstünde, kırsalın ortasında, tozlu bir yolda bir adam, pejmürde kıyafetine, köy kahvesindekilerin küçümseyici ve alaya alıcı dedikodusunu umursamadan, köyünü unutulmaktan kurtarmak için ilk adımı atmış oldu.

Address

Susurluk

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Mikdat Besni Fotograf ve Yorum posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Share

Category