12/03/2026
Fotoğraf, Erkan Yurt
Köprünün Tanıklığı
Körfez, geceyi ağır ağır yutarken, ışıklar suyun üzerine birer mısra gibi dökülüyordu. Köprü, karanlığın omzuna yaslanmış, kavisiyle gökyüzüne doğru uzanan titrek ve kararsız bir imza gibiydi. Turuncu ve sarı ışıklar, suda kırılıp çoğalarak, sanki başka arzuların, başka hayatların hayaletlerini yansıtıyordu. Fıskiyeler, yan yana dizilmiş suskun ama atak yapmaya hazır keman yayları gibiydi. Aniden fırlayan su yaylarıyla bir orkestra olmuş, birlikte aynı notalarla akor basıyordu. Aksettirmek istediği lavanta ahengindeki asil duyguyu akşam yolcularının yüreklerine işledikten sonra sessizliğe geri çekiliyordu. Rıhtım, tuz kokusunu cebinde saklayan bir yürüyüş yoluydu sanki, bir masalın son cümlesi gibi uzayıp gidiyordu.
Defne, rıhtım taşlarına hafif hafif vuran adımlarının seslerini dinleyerek yürüyordu. Adımlarında bir kararsızlık, yüzünde belli belirsiz bir gerilim… Sanki içinden çık**adığı bir sorunun çözümünü, bu gece denizin kıyısında bulacakmış gibi. Suyun karanlık yüzüne bakınca, kendisini değil, yarım kalmış bütün ihtimalleri görüyordu. Gitseydi, konuşsaydı, ikna etseydi, kalsaydı, vazgeçmeseydi… Her bir ışık yansıması, “olabilirdi” diyen bir gölge hâline gelip yüzüne çarpıyordu.
Üzerinde kapüşonlu ince bir mont, saçları rüzgârın insafına bırakılmıştı. Rüzgâr, denizin tuzunu alıp yüzüne çarparken, sanki “uyan” diye fısıldıyordu. Ama Defne, uyanmak istemiyordu; uykuyla ayıklık arasında, rüyanın devamını seçen inatçı çocuklara benziyordu. Bu rıhtım, her gelişinde başka bir hikâye anlatırdı ona; ama bu gece anlatılan hikâye, bir masaldan çok, çözülmeyi bekleyen bir düğüm gibiydi.
Telefonu cebinde titredi. Baktı: “Ulaş arıyor.” Ekrana bir süre bakakaldı; arka planda köprünün turuncu ışıkları yansıyordu, sanki çağrıyı onun yerine gökyüzü cevaplayacakmış gibi.
Cevaplamadı.
Sadece ekrana, sonra suya, sonra bir kez daha ekrana baktı. İçinde bir yer, “Aç, sanki her şey normalmiş gibi konuş,” diyordu. Başka bir yer ise, “Açarsan her şey eskisi gibi olmayacak,” diye karşılık veriyordu. İki ses de aynı anda bağırınca, sessizliği seçti. Uzun ve açık tenli parmaklarıyla ekranı kapatırken, göğsünün ortasında ince bir sızı gezindi. Yeni bir çağrı değil, kökleri derinlerde bir kırılmanın yankısıydı sanki.
Rıhtım boyunca ilerlerken, kalabalığın içinde yalnızlığını daha çok hissediyordu. Yürüyen çiftler, gülüşen gençler, fotoğraf çeken turistler… Herkesin hayatı birer ışık hüzmesi gibi berrak ve net görünüyordu uzaktan bakınca. Oysa Defne, kendi hayatına yaklaştıkça, görüntü bulanıklaşıyor, içine girdikçe kararıyordu. Işıklar sadece suda parlıyordu; içinin karanlığını aydınlatmaya yetmiyordu.
Bir banka oturdu. Bank, geceden kalan eski bir sırdaş gibi gıcırdadı. Karanlığın içine doğru bakan yerini seçmişti; köprüye değil, ufka dönüktü yüzü. Karanlık, onun için hep aynı anlama gelmezdi. Bazen sığınak, bazen korku, bazen de yeni bir başlangıcın henüz adı konmamış haliydi. Bir doğumevi olduğu da vardı. Bu gece hangisiydi, emin değildi.
Elini cebine attı, küçük kâğıt parçasını çıkardı. Kat yerleri yıpranmış, mürekkebi hafifçe dağılmış. Birkaç hafta önce, bir kafede otururken Ulaş’ın aceleyle yazıp uzattığı not: “Sence biz nereye gidiyoruz?” Altında kocaman bir soru işareti… Çocukça bir oyun gibi görünse de, o günden sonra geceleri uyutmayan sorunun ta kendisiydi bu.
Defne, notu tekrar katlayıp cebine koydu. İçinden bir ses, “Buraya kadar,” diyordu. Kiminle, neyle, tam olarak bilmiyordu. Ailesinin baskısıyla mı, üniversite tercihiyle mi, şehirden gitme planlarıyla mı, yoksa Ulaş’la olan o bitmeyen gel-gitlerle mi? Hepsi birbirine karışmış, suya düşen ışıklar gibi tek bir bulanık parıltıya dönüşmüştü.
Yanından geçenlerin konuşmalarından cümle kırıntıları yakalıyordu: “Yarın sabah erkenden…”, “Bence hiç söylememelisin…”, “Annem görürse kıyamet kopar…” Herkes bir şey saklıyor, herkes bir şeyden kaçıyordu. Rıhtım, insanların sakladığı sözlerin toplandığı kumbaraya benziyordu.
Telefon tekrar titredi. Bu sefer bir mesaj:
“Buradasın biliyorum. Konuşmamız lazım. Köprünün ayağında bekliyorum. Ulaş.”
Defne’nin kalbi, fıskiyelerin suyu havaya fırlatıp yere bıraktığı ritimle yarışıyordu. Birkaç saniye, belki de dakika, zamanı saymayı bıraktı. Mesajı tekrar okudu. “Buradasın biliyorum.” Bunu nereden biliyordu? Defne’nin bu rıhtıma, özellikle kafası karıştığında kaçtığını sadece birkaç kişi bilirdi. Ulaş da onlardan biriydi.
Ayağa kalktı, yürümeye başladı. Köprüye doğru giden yol, olduğu gibi ışıkla döşenmişti. Sanki sırf bu konuşma için sahne kurulmuş, dekor hazırlanmıştı. Işıklar, onun adımlarına eşlik eden suskun tanıklar gibiydi. Yürüdükçe, dizlerinin hafifçe titrediğini fark etti. Bu titreme, rüzgârdan çok, kaç zamandır ertelediği cümlelerin ağırlığındandı.
Köprünün ayağına yaklaştığında, kalabalığın arasından seçti onu. Siyah deri montu, dalgalı saçları, elleri cebinde, yüzü suya dönük. Ulaş, sanki kendi yansımasıyla konuşuyormuş gibi duruyordu orada. Defne’yi fark edince, başını kaldırdı. Bakışları, bir anlığına köprünün ışıklarından daha parlak geldi Defne’ye.
“Geleceğini biliyordum,” dedi Ulaş, sesini alçaltarak.
Defne omuz silkti. “Burayı seviyorum, hepsi bu.”
“Yalan,” dedi Ulaş gülümser gibi yaparak. “Burayı seviyorsun çünkü burada konuşamadıklarımız yüreğinde demir atmış bir sandal gibi.”
Sessizlik. Aralarından erguvani meltem esintisi geçti, bir de fıskiyelerin uzaktan gelen, neredeyse duyulmaz uğultusu. Defne, gözlerini köprüye çevirdi. Işıklar, suda kırılıp bin parçaya ayrılıyordu.
“Ne demek istiyorsun?” diye sordu sonunda. “Neyi konuşmamız lazım?”
Ulaş, bir an nefesini tuttu. “Defne, ben gidiyorum,” dedi. “Kesin. Biletimi aldım. Yerim hazır. Yurt dışı. Önümüzdeki ay.”
Kelimeler, geceyi ortadan yırtan ani bir havai fişek gibi patladı Defne’nin içinde. Bayram coşkusunu yansıtmadan. Duymaktan korktuğu cümlenin bu olduğunu biliyordu ama yine de hazırlıksız yakalanmış gibiydi. Zaten insan, beklediğini sandığı darbeyi bile geldiğinde tanıyamıyordu.
“Bana bunu şimdi mi söylüyorsun?” diye sordu, "ne zamandır hazırlık yapıyorsun?" Sesi beklediğinden daha sakin çıkmıştı. İçindeki fırtına, yüzüne vurmuyordu henüz.
“Daha önce söylemeye çalıştım. Hep kaçtın, hep ‘sonra konuşuruz’ dedin.” Bir adım yaklaştı Ulaş. “Şimdi kaçma.”
Defne, bir süre denize baktı. Suyun yüzeyinde, köprünün ışıklarıyla birlikte kendi gölgesini de görür gibi oldu. Işıkla karanlığın tam ortasında asılı kalmış, şekli tam belli olmayan bir figür. Kendisi.
“Sen giderken ben ne olacağım?” dedi, soruyu ona değil, suya sormuş gibi. “Biz ne olacağız?”
“Bilmiyorum,” dedi Ulaş. “Ama bilmek zorunda da değiliz. Hayat bu, olmadığı da oluyor. Bazen… sadece gitmek zorundayız.”
Bu cümle, Defne’nin içindeki en büyük korkuyu açığa çıkardı: Belirsizlik. Küçüklüğünden beri her şeyin adını koymak istemişti. İlişkilerin, duyguların, planların… Oysa hayat, adını koyamadığın anlarla doluydu. Bu, onlardan biriydi.
“Bizim ilişkimizin adı ne, Ulaş?” diye sordu aniden. “Arkadaş mıyız, sevgili miyiz, yoksa öylesine iki insan mı?”
Ulaş’ın bakışları karardı. “Bilmiyorum,” dedi tekrar, ama bu sefer kelime boğazında düğümlendi. “Birlikteliğimize ad koyamadığım için gidiyor değilim. Tam tersi. Gitmezsem, burada, bu belirsizlikte sıkışıp kalmaktan korkuyorum. Sen de… burada kalıp aynı korkuya alışacaksın.”
Defne’nin içi cız etti. Alışmak. En çok korktuğu kelime buydu aslında. Alışmak; mutsuzluğa da, eksikliğe de, yanlış olana da.
Bir an, rıhtımın kenarına kadar yürüdü. Aşağıda, suyun üzerinde turuncu ışıklar titriyordu. Elini demir parmaklıklara koydu. Soğuktu, gece boyunca biriktirilmiş korkular gibi. İlişkisi gibi... Geri döndüğünde, Ulaş’ın gözlerinin dolu olduğunu fark etti. Onu ağlarken hiç görmemişti. Bu, tuhaf bir biçimde, içini yumuşattı.
“Ben de gitmek istiyorum aslında,” dedi sessizce. “Bu şehirden, bu hatıralardan, bu beklentilerden… Ama cesaretim yok. Belki de senin kadar cesur değilim.”
“Cesaret dediğin şey, korkunun yokluğu değil ki,” dedi Ulaş. “Korkuyla birlikte yürümek sadece. Şu an yaptığımız gibi.”
Defne, fark etti: Bacakları titriyordu, evet. Gözleri doluydu, evet. Ama kaçmıyordu. İki adım geri çekilmek yerine, bir adım ileri gidip konuşuyordu. Bu cesaretti, değil mi?
“Gitmeni istemiyorum,” dedi sonunda. “Ama seni tutmak da istemiyorum. Çünkü seni burada tutarsam, bana kırılacaksın. Gidersen… kendime kırılacağım.”
İkisi de sustu. Fıskiyeler, sanki onların yerine konuşur gibi tekrar suyu havaya fırlattı. Turuncu, sarı ve biraz da beyaz… Suyun üzerinde patlayan, sonra geri düşen kısa ömürlü kuyrukluyıldızlar.
“Peki biz ne olacağız?” diye sordu Ulaş bu sefer. “Gitmeden önce bunu bilmek istiyorum. En azından… bir kelime.”
Defne, yavaşça gülümsedi. İçinde bir yer hâlâ ağlıyordu ama dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. “Biz,” dedi, “yarım kalmış bir cümle olalım. Tam bitmeyen, ama unutulmayan.”
“Yarım kalmış cümleler acıtır,” dedi Ulaş.
“Tam bitmiş cümleler de,” diye karşılık verdi. “En azından yarım kalırsak, devamını hayallerimizle doldurarak içimizden yazabiliriz.”
Bu söz, ikisinin de içine oturdu. Ne tam bir vedaydı, ne de kalan son umudun kırıntısı. İkisi arasında asılı duran, adı konmamış bir anlaşma gibiydi.
Ulaş, yavaşça elini uzattı. Defne, bir an tereddüt etti, sonra elini onun eline bıraktı. El sıkışır gibi değil, tutunur gibi değil, sevgili gibi hiç değil. Sanki “tam da burada, tam da bu anda, kabul, tamam” demek ister gibi. İki el, köprünün turuncu ışıkları altında kısa bir an birleşti. Sonra Defne, parmaklarını yavaşça çekti.
“Hoşça kal, ben biraz daha yürüyeceğim,” dedi. “Rıhtımı, bu Serin esintiyi seviyorum. Düşüncelerimi suda seyretmek hoşuma gidiyor.”
“Tam senlik,” dedi Ulaş, gülümseyerek. “Her düşünce bir yansıma, hiçbir şey tam net değil.”
“Hayat da öyle değil mi zaten?” diye sordu Defne. “Hiçbirimiz net değiliz. Sadece… arada bir ışık vurunca parlıyoruz ve kolay vazgeçiyoruz.”
Ulaş, başını eğdi. “Yarın… konuşur muyuz?” dedi. Sorunun içinde saklı bir umut vardı.
“Bilmem,” dedi Defne. Bu sefer, bilmem derken gerçekten bilmemenin ferahlığını hissediyordu. “Belki. Belki de konuşmayız. Ama bu geceyi unutmayız. Bu yeter.”
Ulaş, bir şey daha söylemek ister gibi dudağını araladı, sonra vazgeçti. Sadece, “Kendine dikkat et,” diyebildi. Ardından köprünün ayakları arasındaki kalabalığın içine karıştı. Gidişi, gelişi kadar ağır değildi. Yine de Defne’nin içinden bir şey koptu.
Defne, bir süre daha durdu. Suya baktı. Işıklar, artık eskisi kadar parlak görünmüyordu ama hâlâ oradaydılar. Hâlâ yansıyor, hâlâ kırılıyor, hâlâ çoğalıyorlardı. Hayallerini düşündü: Bu şehirden gitmek, yeni bir şeyler öğrenmek, kendi ayakları üzerinde durmak, belki bir gün gerçekten sevdiği bir işi yapmak… Hepsi, rıhtımın ucunda bekleyen sandallar gibiydi. Henüz küreklere asılan yoktu ama var olduklarını biliyordu. Bir gün mutlaka denize açılacaklardı.
Korkularını düşündü sonra. Ailesinin ne diyeceğini, yalnız kalmayı, çevresindekilerin anlamsız bakışlarını, “başaramadı” dedikodusunu, Ulaş’ın gidişini kabullenmeyi… Onlar da suyun dibindeki taşlar gibiydi. Görünmüyorlardı ama ayağın takıldığında acıtan hep onlardı.
Duraksadı, durdu öylece, sandalın ucunda dinlenen martıya takıldı gözü. Bir anlamı olmalıydı yalnızlığının. Derin bir nefes aldı. Erguvan kokulu ışıklar arasından süzülerek gelen denizin hafif tuzlu ve nemli havasını teneffüs etti. Bir nefes daha çekti. Biliyordu ki, her nefes alış bir çözümün kapısını aralardı. Rahatladı, sanki görünmez bir güç koluna girmiş ona hem destek oluyor, hem de arkadaşlık yapıyordu. Rıhtım boyunca yürümeye devam etti. Her adımında, içinden aşağılara doğru akan ince bir sızıyla birlikte hafif bir özgürlük duygusu hissediyordu. Sanki bugüne kadar ertelediği bütün cümleler, bu gecenin karanlığında birer birer dile geliyordu. Yürümeye devam ettikçe omuzlarındaki yükün hafiflediğini duyumsuyordu. Durdu döndü köprüye bir daha baktı. Aslında omzunda kendine yük olan bir şey yoktu. Köprünün ayaklarına bırakılmış gibiydi. Her adımda, duygularına yüklediği anlamsız beklentilerin ağırlığının varlığını ve kurtulması gerektiğini anladı. Olumlu bir dönüşüm yaşanacak kavşakta bulunduğunun farkına vardı. Henüz kimseye söylemediği, hatta kendine bile itiraf edemediği bir kararın kıyısına geldiğini hissetti.
“Belki,” dedi içinden, “ben de giderim bir gün. Sadece bu şehri, bu rıhtımı, bu köprüyü böyle hatırlamak için. Işıkların suya düştüğü, kalbimin kırılıp aynı anda güçlendiği bir gece olarak.”
O anda fark etti: Gerilim, hayallerine karşı değil; kendi teslimiyetine karşıydı aslında. Kendi kendisine kurduğu duvarlarla boğuşuyordu. Ulaş, sadece bu duvarların farkına varmasını sağlayan bir ayna olmuştu. Ona kızmak yerine, minnettar olmalıydı. Bu duyguya erişince rahatladı.
Rıhtımın sonuna yaklaştığında, arkaya döndü. Köprü hâlâ oradaydı; ışıkları yanıyor, fıskiyeler hâlâ suyu gökyüzüne fırlatıyordu. Sanki hiçbir şey değişmemişti. Ama Defne, aynı değildi artık. İçinde bir yer, “Henüz hiçbir şey çözülmedi,” diyordu. Bir başka yer ise, “Ama bir adım atıldı,” diye fısıldıyordu.
Belki de hayat dediği şey, tam olarak buydu. Ne tamamen çözülmüş, ne de tamamen dağılmış; ışıkla karanlığın, hayalle gerçeğin arasında bir yerde, rıhtım boyunca yürüyen bir genç kızın adımları kadar kırılgan ve bir o kadar inatçı.
Gerçekle yüzleştiğini hissetti Defne, dünya ve yaşam hayallerdeki gibi gerçekleşmezdi ki. İnsanoğlu birçok sorunla boğuşurken kendini bulurdu. Bu akşam, bu gerçeğin farkına varmıştı. Kıyının nemli ve tuzlu havasını ciğerinin en derinlerine kadar çekti. Sorunlar yaşamak, yapıcı ve gerçekçi çözümler düşünülürse bilgeliğin önünü açardı. Rahatlamıştı, bulutların üzerinden inmiş, yer yüzüne ayak basmıştı. Artık hayalleri olsa da, gerçekleşmeyen olguları kabul edecekti, takılıp kalmayacaktı.
Defne, son kez denize baktı, sonra başını kaldırıp gökyüzüne çevirdi. Neredeyse görünmeyen birkaç yıldız, şehrin ışıklarına rağmen inatla parlıyordu. İçinden, kelimelere dökmediği kısa bir dilek geçti. Sonra, hafif bir tebessümle, adımlarını şehrin karanlık sokaklarına doğru çevirdi.
Bu gece, rıhtım onun hikâyesini dinlemişti. Bir gün, belki başka bir şehirde, başka bir rıhtım da yeni hikâyelerini dinleyecekti. Ama o zamana kadar, bu ışıklı köprü, yarım kalmış cümlelerinin sessiz şahidi olarak denizin üzerinde parlamaya devam edecekti.