Edebiyat kulübü

Edebiyat kulübü Edebiyat Bir Yaşam Biçimidir. Nasıl Yaşanması Gerektiğini Öğretir...

“Okuyan Türkiye” vizyonu altında ülkemizdeki kitap okuma alışkanlığını arttıracak çalışmalar yürütmeyi ve kitaba ulaşmada fırsat eşitliği sağlamayı öncelikli sosyal misyonumuz olarak benimsedik.

Kızım beni hastane yatağında, kazadan kalma yaralarım hâlâ kanarken düğün hazırlığı yaptığı otel odasından aradı. “Yarın...
09/06/2026

Kızım beni hastane yatağında, kazadan kalma yaralarım hâlâ kanarken düğün hazırlığı yaptığı otel odasından aradı. “Yarın gelme baba. Evini ve arabanı sattık. Elveda.” Bağırmam gerekiyordu. Onun yerine güldüm. “Bir şeyi unuttun Selin.” Sesi soğuk bir tona büründü. “Neyi?” Telefonumdaki sahte belgelere bakıp gülümsedim, çünkü sattığı ev hiçbir zaman sadece bana ait olmamıştı...

Hastanenin ışıkları altında, kaburgalarım sıkıca sarılmış, sol kolum askıda ve saç diplerimde kurumuş kan lekeleriyle yatarken kızım aradı. Sesi, sanki bir tatil müjdesi veriyormuş gibi parlak, hatta neşeli geliyordu.

“Baba, yarın evleniyorum ama sakın gelme. Ayrıca arabanı ve evini de sattık. Hadi eyvallah.”

Üç saniye boyunca sadece yanımdaki monitörün yavaş bip sesini duydum.

Sonra, “Peki Selin,” dedim. “Ama bir şeyi eksik bıraktın.”

Duraksadı. “Ne demek istiyorsun?”

Güldüm.

Önce alçak sesle. Göğsümden sızarak çıkan, kapı eşiğindeki hemşirenin bana bakmasına sebep olan yorgun, kırık bir gülüştü bu. Çünkü sattığı ev, aslında satabileceği bir mülk değildi.

Araba da öyle.

Selin her zaman benim zayıf olduğumu düşünmüştü. Annesi öldükten sonra onu tek başıma büyüttüm; geceleri çalıştım, yarı uykulu halde kahvaltılar hazırladım, okul masraflarını karşıladım, kredi kartı borçlarını iki kez sıfırladım. Eski ceketimi küçümsemesini ya da küçük muhasebe ofisime “iç karartıcı” demesini görmezden geldim.

Sonra Volkan çıktı ortaya.

Yakışıklı, bakımlı ve açgözlü. Dişlerini göstererek gülümseyen ama gözleriyle cüzdanınızı kollayan o adamlardan biri. Altı ay içinde Selin, para istemediği sürece uğramaz oldu. Sekizinci ayda bana “baskıcı” demeye başladı. Onuncu ayda ise, “eğer sağlığın kötüleşirse işleri yönetmeme yardım etmen için” diyerek bana “bazı rutin belgeler” imzalatmak istedi.

Hiçbir şey imzalamamıştım.

Ancak o akşam, bir kamyon kırmızı ışıkta geçip benim sedan arabamı kağıt gibi katladıktan sonra hastanede uyandım ve kızımın evimi satışa çıkarmak, arabamı devretmek ve emeklilik hesabım sandığı parayı boşaltmak için sahte belgeler kullandığını öğrendim.

Selin şimdi daha sert bir sesle sordu: “Neyi eksik bırakmışım?”

“Her şeyin üzerinde aslında kimin isminin yazdığını kontrol etmeliydin.”

Sessizlik.

Sonra Volkan’ın sesi duyuldu: “İhtiyar, dram yapma. Satış bitti. Alıcılar pazartesi günü taşınıyor. Selin, sana bakıcılık yapmaktan daha iyi bir hayatı hak ediyor.”

Gözlerimi kapattım.

Acı vücudumda ateş gibi geziyordu ama zihnim buz gibi olmuştu.

“Volkan,” dedim sakince, “yanlış sakat ihtiyarı hedef aldın.”

Güldü. “Bir daha görüşmemek üzere.”

Telefon kapandı.

Hemşire yaklaştı. “Kemal Bey, iyi misiniz?”

Elimdeki seruma, sonra telefona baktım.

“Evet,” dedim. “Avukatımı bağlayın.”

DEVAM1 Y0RUMDA ⬇⬇

09/06/2026
Dedem, annemle babamın onu "huysuz" biri olarak görüp kendi hallerine bırakmaları yüzünden, Isparta’da küçük bir hastane...
09/06/2026

Dedem, annemle babamın onu "huysuz" biri olarak görüp kendi hallerine bırakmaları yüzünden, Isparta’da küçük bir hastanede tek başına hayata gözlerini yumdu. Cenazesine katılan tek kişi bendim. Yatak odasındaki çekmecesinde bulduğum o eski yüzüğün, ondan bana kalan son hatıra olduğunu sanıyordum. Ta ki askeri bir törende bir paşa yüzüğü fark edip beti benzi atana ve dedem hakkında bildiğim her şeyi yerle bir eden o tek soruyu sorana kadar.

Dedem, Kemal Çetin, tanıdığım en sessiz adamdı.

Isparta’nın kenar mahallelerinden birinde; çatlak kaldırımları, tel örgüleri ve yoldan geçenlere balkonlarından hâlâ selam veren komşuların olduğu o sakin semtte, eski ve yorgun bir evde yaşardı. Nadiren konuşurdu. Hiç böbürlenmezdi. Duvarlarında asılı madalyaları, çerçevelenmiş askerlik fotoğrafları ya da bayram sofralarında anlatılan kahramanlık hikâyeleri yoktu. Birisi askerlik anılarını sorduğunda sadece hafifçe gülümser ve "O çok eskide kaldı evladım," derdi.

Annemle babam ise onun bu sessizliğini, geçmişinin hiçbir önemi olmadığına dair bir kanıt gibi görürlerdi.

Onlara göre dedem sadece huysuz biriydi. Fazla içine kapanık, fazla inatçıydı. Kimseyi etkileyemeyecek kadar fakir, ilgi çekemeyecek kadar sessizdi. Aile toplantılarına sadece ben zorladığımda gelirdi. Yemekte, kimsenin nasıl dâhil edeceğini bilmediği bir yabancı gibi otururdu. Ağabeyim, dedemin en büyük yeteneğinin herkesi huzursuz etmek olduğuyla ilgili şakalar yapardı. Kimse de ona sus demezdi.

Sonra dedem hastalandı.

O mutfakta yere yığıldığında, ben Ankara’da jandarma olarak görev yapıyordum. Komşusu arayıp onu devlet hastanesine kaldırdıklarını söyledi. Hiçbir aile üyesi gitmemişti. Ne annem, ne babam, ne de ağabeyim... Sadece hemşireler, makineler ve herkesin yıllardır görmezden geldiği yaşlı bir adam.

O gece hemen mazeret izni aldım.

Vardığımda durumu çoktan ağırlaşmıştı. Oda dezenfektan ve bayat çay kokuyordu. Hiç olmadığı kadar zayıf görünüyordu ama gözlerini açıp beni görünce gülümsedi.

"Sanırım beni unutmayan tek kişi sensin," diye fısıldadı.

Annemle babamın geleceğini söyledim.

Hafifçe başını salladı. Ne bir öfke vardı ne de bir kırgınlık. Sadece yorgunluk...

"Gelmezler," dedi usulca.

Haklıydı.

İki gün sonra sessizce vefat etti. Ne dramatik bir veda, ne son bir konuşma... Etrafında olması gereken ailesinden kimse yoktu.

Annemi aradığımda sadece içini çekti ve "En azından artık acı çekmiyor," dedi.

Hepsi buydu.

Cenazeyle kimse ilgilenmedi. Kimse onun ne isteyeceğini sormadı. Nereye gömüleceği bile kimsenin umurunda değildi. Ben de her şeyi kendim hallettim. Küçük bir cami, sade bir tabut... İmam ve beni arayan komşu dâhil toplam beş kişiydik. Annemle babam gelmedi. Ağabeyim sadece "Üzgünüm, çok yoğun bir hafta," diye mesaj attı.

Cenazeden sonra dedemin evine gidip geride bıraktıklarını ayıklamaya başladım.

Çoğu sıradan şeylerdi. Eski paltolar, kasetler, kenarı kırılmış bir kupa, sararmış gazete yığınları... Sonra yatak odasındaki çekmecede, eski bir mendile sarılmış o yüzüğü buldum.

Gösterişli bir şey değildi. Gümüşten yapılmış, yılların yorgunluğuyla pürüzsüzleşmiş, ağırbaşlı bir duruşu olan ve içinde tuhaf bir simge kazınmış bir yüzüktü. Onu her gün dedemin parmağında gördüğümü hatırladım. Bir keresinde küçükken ne anlama geldiğini sormuştum, o da bana "Kim olduğumu hatırlatıyor," demişti.

Ben de yüzüğü aldım.

Değerli olduğunu düşündüğümden değil.

Sadece ona ait olduğu için.

Üç hafta sonra ailem evi sattı.

Ben de birliğime döndüm. Rutin hayatıma, ailemizin en sessiz adamının bu dünyadan eski bir eşya gibi sessiz sedasız gidişinin yarattığı boşluğu yok saymaya devam ettim.

Derken, gaziler onuruna düzenlenen resmi bir askeri törene davet edildim.

Tören kıyafetlerimi giydim; botlarımı parlattım, ceketimi ütüledim ve fazla düşünmeden dedemin yüzüğünü parmağıma geçirdim. O zamana kadar onu takmak, başkası fark edene kadar hissetmediğim bir ağırlığı taşımak gibi bir alışkanlık haline gelmişti.

Salon subaylarla, bayraklarla ve askeri törenlerin o ağırbaşlı vakarıyla doluydu. Kibar bir sohbetin ortasındayken, bir paşa aniden önümde durdu.

İsmimden dolayı değil.

Rütbemden dolayı da değil.

Yüzük yüzünden.

Gözleri elime kilitlendi ve yüzünün rengi beni ürkütecek kadar hızlı soldu. Sanki imkânsız bir şey görmüş gibi yaklaştı.

"Bunu nereden aldın?" diye sordu.

Gerginlikten neredeyse gülecektim.

"Dedemindi efendim."

Gözlerini ayırmadı.

"Adı neydi?"

"Kemal Çetin."

İşte her şeyin değiştiği an o andı.

Paşa yutkunup salona göz gezdirdi, sonra tekrar bana baktı.

"Konuşmamız lazım," dedi kısık bir sesle. "Hemen şimdi."

Beni bayrakların, konuşmaların ve kalabalığın arasından özel bir odaya doğru götürürken, ailemin "hiç kimse" diyerek bir kenara ittiği o adamın, geride hiçbirimizin yüzleşmeye hazır olmadığı kadar büyük bir gerçek bırakmış olabileceğini anladım.

DEVAM1 Y0RUMDA ⬇⬇

On iki yıl boyunca boyu yüzünden eşime "yarım adam" diyen ailem, iflas edip ondan 20.000 dolarlık bir çek istediklerinde...
09/06/2026

On iki yıl boyunca boyu yüzünden eşime "yarım adam" diyen ailem, iflas edip ondan 20.000 dolarlık bir çek istediklerinde; eşimin sunduğu tek şart onları şaşkına çevirdi.

On iki yıl önceki düğünümde annemim yüzündeki o ifadeyi asla unutamam. Gizleyemediği bir utanç içindeydi. Eşim Kerem, akondroplazi (cücelik) ile dünyaya gelmişti ve aileme göre bu durum sülale ismi üzerine sürülmüş bir "lekeydi". Onun dahi bir mimar olması ya da bana kimsenin göstermediği kadar büyük bir nezaketle davranması umurlarında bile değildi. Onlar için Kerem, fotoğraflardan kırpılması gereken ve arkasından şakalar yapılacak biriydi.

Babam üstü kapalı konuşmaya tenezzül bile etmezdi. Düğün konuşması sırasında, gelecekteki çocuklarımızın "en azından yemek masasına boylarının yetmesini" umduğuna dair kahkahalar atarak espri yapmıştı.

Hakaretler bununla da sınırlı kalmadı. Biyolojik ailesi tarafından terk edilip yetiştirme yurdunda büyümesiyle bile dalga geçtiler. Zamanla onlardan uzaklaştım; daha az arayıp daha nadir ziyaretlerine gittim. Çünkü her bir araya gelişimizde yeni bir iğneleme ve sevdiğim adamın onlar için asla yeterince iyi olmayacağına dair yeni bir hatırlatma vardı.

Kerem hiçbir zaman karşılık vermedi; sadece hayatını inşa etmeye devam etti; sessizce, istikrarla ve başarıyla.

Sonra her şey değişti. Babamın işleri borç batağı altında çöktü ve on yıllardır övündükleri her şeyi birkaç ay içinde kaybettiler. Geçen salı, çaresiz bir halde ve aniden aşırı nazikleşmiş bir tavırla kapımıza dayandılar.

Özür dilemeye gelmemişlerdi. Kerem’in şirketinin dev bir ihale aldığını duydukları için ve bankanın evlerine el koymasını engellemek adına gereken 20.000 doları istemeye gelmişlerdi.

Onları kapı dışarı etmeye hazırdım ama Kerem sakince onları içeriye çaya davet etti ve iki saat boyunca şikâyetlerini dinledi. Sonra çalışma odasına gitti ve elinde yazılmış bir çekle geri döndü.

Tam 20.000 dolar.

Annem çeke uzanırken gözleri parladı ama Kerem çeki nazikçe geri çekti.

"Bunu alabilirsiniz," dedi dümdüz bir sesle, "tam burada, şimdi... ama sadece TEK BİR ŞARTIMI yerine getirirseniz."

Oda bir anda sessizliğe büründü. Annem ve babam bakıştılar, özgüvenleri ellerinden kayıp gidiyordu.

"Nedir o şart?" diye sordu babam, sesi titreyerek.

DEVAM1 Y0RUMDA ⬇⬇

"Al şu veledini de cehennemin dibine git," diye tısladı kocam, sabah saat 10:00'daki boşanma duruşmamızda 7 yaşındaki oğ...
08/06/2026

"Al şu veledini de cehennemin dibine git," diye tısladı kocam, sabah saat 10:00'daki boşanma duruşmamızda 7 yaşındaki oğluma doğru. "Karar kesinleşti. Her şey onun oluyor," diyerek sırıttı avukatı. Ağlamadım. Tartışmadım. Sadece hakime mühürlü, siyah bir dosya uzattım. Oda ölüm sessizliğine büründü. Hakim gizli finansal belgeleri yüksek sesle okurken, eski kocamın küstah yüzü kireç gibi bembeyaz oldu...

Saat 10:03'te, kocam yedi yaşındaki oğluma cehennemin dibine gitmesini söyledi.
Saat 10:17 olduğunda ise, o mahkeme salonundaki herkes neden tek bir gözyaşı bile dökmediğimi anlamıştı.

"Al şu veledini de cehennemin dibine git," diye tısladı Demir masanın öbür ucundan; sesi özel bir konuşmaymış süsü verecek kadar alçak, ama herkesin duyabileceği kadar keskindi. "Karar kesinleşti. Her şey benim oluyor."

Oğlum Umut, yanımda küçük lacivert ceketiyle oturuyordu; küçük parmakları paltomun koluna dolanmıştı. Yüzü ifadesizdi ama nefes alışverişi değişmişti. Çok sığ. Çok dikkatli. Çocukların, yetişkinler tehlikeli hâle geldiğinde öğrendiği türden bir nefes alış.

Elimi elinin üzerine koydum.

Demir’in avukatı Metin Bey, tiyatral bir sabırla ayağa kalktı. "Sayın Hakim, müvekkilim tüm finansal kayıtları eksiksiz sunmuştur. Söz konusu varlıklar, evlilik öncesinde ve sırasında kurduğu tıbbi yatırım grubu aracılığıyla edinilmiştir. Leyla Hanım'ın bu sürece anlamlı hiçbir katkısı olmamıştır."

Demir gülümsedi.

Onun hemen arkasında oturan Ece bacak bacak üstüne attı.

Ece, eski en yakın arkadaşım. Mutfak yerinde benimle şarap içip oğluma yeğeniymiş gibi seslenen Ece. Şimdi ise Demir’in elini omuzunda bir zafer kupası gibi taşıyan Ece.

Hakim Hanım yorgun görünüyordu. Boşanma mahkemelerinin, odadaki tüm oksijeni emip bitiren bir havası vardı. "Leyla Hanım, avukatınız geçen hafta çekildi. Duruşmanın ertelenmesini talep edebileceğinizin farkındasınızdır."

"Hayır, Sayın Hakim," dedim.

Demir hafifçe güldü. "Hâlâ cesur görünmeye çalışıyor."

Metin Bey hakime gülümsedi. "Leyla Hanım bu süreci asılsız iddialarla defalarca uzattı. Gizli hesaplar. Dolandırıcılık. Zorlama. Hiçbiri kanıtlanamadı."

Çünkü Demir insanlara iyi ödeme yapmıştı.

Çünkü ben uyurken Ece dizüstü bilgisayarımı çalmıştı.

Çünkü Metin Bey, mahkeme celplerini itirazların ve pahalı evrakların altına gömmüştü.

Çünkü herkes, ucuz siyah elbisesi içindeki sessiz bir annenin çoktan yenildiğine inanmıştı.

Altı ay önce Demir, fırtınalı bir gecede beni evin dışına kilitlemiş ve kapı parmaklıklarının ardından Umut’a, "Annene sor bakalım, neden her şeyini kaybetmiş?" demişti. Sonra da vaktiyle kurmaması için onu uyardığım paravan bir şirket adına kayıtlı olan arabayla basıp gitmişti.

İşte hatası buydu.

Benim kızgın olduğumu sanıyordu.

Oysa ben çalışıyordum.

Evlenmeden ve anne olmadan önceki yıllarda, federal yolsuzluk davalarında uzmanlaşmış bir adli muhasebeciydim. Demir gibi adamların parayı nasıl sakladığını iyi bilirdim. Daha da önemlisi, kibirli adamların kimsenin izlemediğine inandıklarında nasıl hatalar yaptıklarını çok iyi bilirdim.

Hakim kalemini kaldırdı. "Eklenecek başka bir şey yoksa—"

"Var," dedim.

Demir başını çevirdi.

Çantamın içine uzandım ve mühürlü, siyah bir dosya çıkardım.

Metin Bey kaskatı kesildi. "Sayın Hakim, bu usule aykırıdır."

Kürsüye doğru yürüdüm.

"Hayır," dedim sakince. "Usule aykırı olan; evlilik mal varlıklarını çalmak, beyanları tahrif etmek, bilirkişiye rüşvet vermek, bir tanığı tehdit etmek ve klinik kârlarını nişanlınızın yardım derneği üzerinden aklamaktır."

Ece’nin gülümsemesi donup kaldı.

Demir’in yüzü sertleşti. "Leyla."

O sabah ona ilk kez baktım.

"Yanlış kadını hedef aldın."

DEVAM1 Y0RUMDA ⬇⬇

Cenazeden sonra, siyah elbisem hâlâ tenime yapışmış bir halde eve döndüm. Kapıyı açtım… ve kayınvalidem ile sekiz aile ü...
08/06/2026

Cenazeden sonra, siyah elbisem hâlâ tenime yapışmış bir halde eve döndüm. Kapıyı açtım… ve kayınvalidem ile sekiz aile üyesini, burası bir otelmiş gibi bavulları toplarken buldum. ‘Bu ev artık bizim. Tarık’ın olan her şey de öyle. Sen, defol git,’ dediler, seslerini yükseltmeye bile gerek duymadan. Bir saniye boyunca hareketsizce kalakaldım… ve sonra güldüm. O kadar yüksek sesle güldüm ki hepsi sustu. Çünkü eğer Tarık’ın ‘geride hiçbir şey bırakmadığına’ gerçekten inanıyorlarsa, bunun tek sebebi onun gerçekte kim olduğunu asla bilmemeleriydi… ne de ölmeden önce ne imzaladığını.

Moda’daki evin üçüncü katına çıktığımda, ayaklarımın altı yara içindeydi ve kafamın içi bomboş gibiydi. Koridor hâlâ hafifçe cenaze zambakları kokuyordu. Bir elimde topuklu ayakkabılarımı, diğerinde anahtarlarımı dengede tutmaya çalışırken sadece tek bir şey için dua ettiğimi hatırlıyorum: sessizlik.

Sessizliği bulamadım.

Kapıyı açtım ve yemek odamda Melahat Hanım’ı, bir otele gelen misafirleri odalarına yerleştiren bir kadın gibi emirler yağdırırken buldum. Gardırop kapakları ardına kadar açıktı. Tarık’ın gömlekleri askılardan yarı yarıya sarkmıştı. Koridor boyunca bavullar dizilmişti. Masanın üzerinde zarflar, etrafa saçılmış anahtarlar ve Melahat’ın o sıkış tıkış el yazısıyla yazılmış bir liste duruyordu: kıyafetler, elektronik eşyalar, belgeler.

‘Bu ev artık bizim,’ dedi, beni karşısında görünce irkilmedi bile. ‘Tarık’ın olan her şey de öyle. Burayı terk etmen gerekiyor.’

Tarık’ın kuzenlerinden biri olan Deniz, bir bavulun fermuarını çekti ve insanların, zalimliği kulağa makul geliyormuş gibi göstermek istediklerinde takındıkları o gülümsemeyle bana baktı. ‘Bunu olması gerekenden daha çirkin bir hale getirme, Aslı.’

Onların arkasından, giriş masasının üzerinde, cenaze çiçeklerinin yanında hâlâ durmakta olan Tarık’ın hatıra kutusuna baktım. Etrafından dolanmışlardı. Üzerinden uzanmışlardı. Benim yasımın içinde, sanki oradaki bir mobilyaymış gibi hareket etmişlerdi.

‘Sizi içeri kim aldı?’ diye sordum.

Melahat pirinç bir anahtar kaldırdı. ‘Ben onun annesiyim. Her zaman bir anahtarım vardı.’

Figen adındaki teyze Tarık’ın çalışma masasının çekmecesini açmış, kağıtları karıştırmaya başlamıştı. Ona dokunmamasını söyledim. Döndü ve yüzündeki derin küçümsemeyle bana baktı.

‘Peki sen şimdi kimsin?’ dedi. ‘Bir dul. Hepsi bu.’

İşte o an güldüm.

Komik bir şey olduğu için değil. Çünkü altı gece önce, antiseptik ve yağmur kokan bir hastane odasında Tarık elimi sıkmış ve şöyle fısıldamıştı: Eğer çiçekler kurumadan gelirlerse, önce gül. Gerisini Elif halleder.

Bu yüzden odadaki herkes susana kadar güldüm.

Melahat’ın yüz ifadesi değişti. ‘Aklını mı kaçırdın sen?’

‘Hayır,’ dedim, gözümün altını silerek. ‘Hepiniz, Tarık’a hayatı boyunca yaptığınız hatanın aynısını yaptınız. Sessiz sakin bir hayat yaşadığı için hiçbir şeyi olmadığını sandınız. Asla böbürlenmediği için hiçbir gücü olmadığını düşündünüz. Onu hiçbir zaman anlamadığınız için, bir planı olmadığını sanıyorsunuz.’

Deniz doğruldu. ‘Ortada vasiyetname falan yok. Kontrol ettik.’

‘Tabii ki ettiniz,’ dedim. ‘Ve tabii ki bulamadınız.’

Telefonum avucumun içinde titredi.

Elif: Aşağıdayız.

Tarık’ın çalışma masasına baktım. Sonra tekrar Melahat’a. Sonra da kapının yanındaki geçici hatıra kutusuna.

‘Tarık’ın gerçekte kim olduğunu asla bilmediniz,’ dedim sessizce. ‘Ve ölmeden altı gün önce ne imzaladığından kesinlikle haberiniz yok.’

Bir saniye sonra kapı çalındı.

Kapıyı açıp karşımda Elif Yılmaz’ı, yanında bir polis memuru, apartman yöneticisi ve ilk sekmesinde Melahat’ın adı yazılı olan siyah bir dosya ile dikilirken gördüğümde, kayınvalidemin yüzündeki o gülümseme nihayet soldu…

DEVAM1 Y0RUMDA ⬇⬇

Address

Moda

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Edebiyat kulübü posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Establishment

Send a message to Edebiyat kulübü:

Share