17/05/2026
Yerde Ne Gökte
Bir beden, aynı anda ne yere tam olarak basabilir ne de göğe yükselebilir. Bu arada kalma hâli bir eksiklik değil, varoluşun gerildiği bir eşiktir. Beden artık bir taşıyıcı değil; iki zıt yön arasında bölünmüş, gerilmiş ve kararsızlıktan çok parçalanmayı deneyimleyen bir yüzeye dönüşür.
Bu askıda kalma hâli, yalnızca fiziksel bir durum değildir. Aynı zamanda kimliğin, aidiyetin ve toplumsal konumun sürekli ertelendiği bir belirsizlik alanıdır. Birey, ne ait olduğu yerde kalabilir ne de yöneldiği yere varabilir. Bu sıkışma, öznenin kendi bütünlüğünü kaybetmesine neden olur; beden artık tekil bir varlık olmaktan çıkar, iki ihtimal arasında bölünmüş bir gerilim hattına dönüşür.
sergideki figürler, yerçekimine direnmez; aksine ona teslim olurken aynı anda ondan kopar. Ayaklarının yere değmeyişi bir hafiflik değil, bir kopuş hâlidir.
Bu durum, modern insanın yersiz yurtsuzluk deneyimiyle doğrudan ilişkilidir. Göç, sürgün ve yerinden edilme gibi olgular, bedeni sadece mekânsal olarak değil, ontolojik olarak da yerinden eder.
Askıda devinme hâli, aynı zamanda bir müdahale biçimini de çağrıştırır. Filistin askısı olarak bilinen işkence yöntemine yapılan gönderme, bedenin bu arada kalmışlığını yalnızca varoluşsal değil, politik bir düzleme de taşır. Askıya alınmış beden, burada yalnızca kendi iç gerilimiyle değil, dışsal bir kuvvetin dayattığı bir kontrol ve baskı mekanizmasıyla da tanımlanır. Bu bağlamda askıda kalmak, bir tercih değil; zorla dayatılmış bir konumdur.
“Ne Yerde Ne Gökte”, bedeni bir sınır olarak yeniden düşünmeye davet eder. Bu sınır, iki dünya arasında bir geçiş noktası değil; tam aksine, geçişin imkânsızlığının kendisidir. Beden ne bu dünyaya aittir ne de başka bir yere; o, yalnızca bu aradalığın içinde, sürekli ertelenen bir varoluş olarak kalır.
Bu sergi, izleyiciyi bir karar vermeye değil, kararsızlığın kendisiyle yüzleşmeye çağırır. Çünkü burada mesele bir yön seçmek değil, hiçbir yönün mümkün olmadığı bir durumda var olabilm