20/08/2026
Altı Ay Boyunca Kızımın Evinde Torunuma Ücretsiz Baktım; Bir Gün Onu Yıkarken Yüzüme Su Fırlattı, Parmağını Bana Çevirdi ve Annesinden Duyduğu Tek Cümleyle Bütün Hayatımı Altüst Etti
Benim adım Nermin. Altmış iki yaşındayım. Hayatım boyunca bir insanın kendi evladından duyabileceği en ağır sözün “Seni istemiyorum” olduğunu sanırdım.
Yanılmışım.
Ben o sözü kızımın ağzından bile duymadım.
Dört yaşındaki torunum söyledi.
Üstelik banyo yaptırırken yüzüme bakıp gülerek.
Kızım Aylin, İstanbul’da yaşıyordu. Ben ise yıllardır Eskişehir’de, eşimden kalan küçük dairede tek başıma hayatımı sürdürüyordum. Kocam Kemal’i Aylin daha dokuz yaşındayken kaybetmiştim. O günden sonra hem anne hem baba oldum.
Ev temizliğine gittim. Börek yapıp sattım. Bir ara küçük bir tuhafiye dükkânı işlettim.
Aylin üniversiteyi İstanbul’da kazandığında yıllarca biriktirdiğim paranın büyük bölümünü onun eğitimi için harcadım.
“Sen yeter ki benim gibi başkalarının kapısında çalışmak zorunda kalma,” derdim.
Mezun oldu, bir şirkette işe başladı. Sonra Serkan’la evlendi.
Serkan’ın ailesi varlıklıydı. Kendisi de finans sektöründe çalışıyordu. Düğünden birkaç yıl sonra Emir doğdu.
Ben onları uzaktan izliyor, kızımın güzel bir hayat kurduğuna inanıyordum.
Geçen yıl bir akşam Aylin beni aradı.
Sesini duyunca bir şey olduğunu hemen anladım.
“Anne, ben artık dayanamıyorum.”
“Neye dayanamıyorsun kızım?”
“Emir’e bakacak kimse yok. Bakıcılar ayda dünya kadar para istiyor. Ben işi bırakırsam kredileri ödeyemeyiz. Serkan da sürekli çalışıyor.”
Sonra ağlamaya başladı.
“Altı ay yanımıza gelsen olmaz mı?”
Bir anne, kızının ağladığını duyunca yaşını unutuyor.
İki hafta sonra küçük valizimi hazırladım. Otobüse binip İstanbul’a gittim.
Yanımda tarhana, erişte, kavanoz kavanoz reçel, Emir için ördüğüm iki kazak vardı.
Aylin beni görünce sarılacağını düşündüm.
Valizime baktı.
“Anne, yine niye bu kadar şey taşıdın?”
“Size yaptım.”
“Serkan evde böyle köy kokuları olmasını sevmiyor.”
O cümle kalbime oturdu.
Ama sustum.
İnsan annelik yaparken sustuklarının hesabını tutmuyor. Ne tuhaf meslek.
Evleri Beylikdüzü’nde büyük bir sitedeydi. Üç odalı, yeni, şık bir daire.
Aylin bana çalışma odasındaki açılır koltuğu gösterdi.
“Burada yatarsın anne. Zaten gündüz Emir’le olacaksın.”
Daha ilk sabah saat altıda kalktım.
Kahvaltı hazırladım.
Emir’i giydirdim.
Evi toparladım.
Çamaşırları astım.
Akşam yemek yaptım.
Bir hafta sonra market alışverişi de bana kaldı.
Bir ay sonra ütü.
İki ay sonra evin temizliği tamamen benim işim olmuştu.
Serkan bazen eve girip ayakkabılarını kapının ortasına bırakıyor, tek kelime etmeden salona geçiyordu.
Bir akşam cesaret edip:
“Serkan, yarın belim için doktora gitmem gerekiyor,” dedim.
Telefonundan başını bile kaldırmadı.
“Hafta sonu gidersiniz.”
Aylin mutfaktan seslendi:
“Anne, hafta sonu bizim programımız var. Biraz idare et.”
İdare ettim.
Üç ay.
Dört ay.
Altı ay.
Torunumu seviyordum. Emir'in suçu yok diye düşünüyordum.
Ama zamanla çocuk da evde gördüğünü öğrenmeye başladı.
“Büyükanne, suyumu getir.”
“Büyükanne, oyuncağımı topla.”
Bir gün:
“Sen burada iş yapıyorsun zaten,” dedi.
Donup kaldım.
“Bunu kim söyledi sana?”
Omuzlarını kaldırdı.
“Annem.”
O gece Aylin’e bir şey söylemedim.
Sonra küçük şeyler dikkatimi çekmeye başladı.
Ben salona girince Serkan ile Aylin konuşmayı kesiyordu.
Masada bazı banka zarfları görüyordum.
Bir akşam Serkan:
“Nermin Hanım'ın Eskişehir’deki evinin değeri şimdi ne kadar eder?” diye sordu.
Aylin hemen bana baktı.
“Serkan sadece merak etti anne.”
“Niye merak ediyor?”
“Öylesine.”
İçime bir huzursuzluk çöktü.
Ama asıl olay bir cumartesi öğleden sonra yaşandı.
Aylin ile Serkan dışarı çıkmıştı. Emir bana kalmıştı.
Akşamüstü banyoyu hazırladım. Küveti ılık suyla doldurdum. Emir plastik ördeğini suya vurup kahkahalar atıyordu.
“Dur oğlum, her tarafı ıslattın.”
Güldü.
Sonra küçük tası aldı.
Ben eğilmiş saçını yıkarken tasın içindeki sabunlu suyu doğrudan yüzüme fırlattı.
Gözlerim yandı.
“Emir!”
Yüzümü havluyla silip biraz sertçe baktım.
“Büyükanneye böyle yapılmaz.”
Birden sustu.
Elindeki oyuncağı bıraktı.
Sonra küvetin içinde ayağa kalkıp küçücük işaret parmağını yüzüme doğru uzattı.
Yüzündeki ifade değişmişti.
Dört yaşındaki bir çocuğa ait olmayan bir ciddiyet vardı.
“Ben seni dinlemek zorunda değilim.”
Kalakaldım.
“Nedenmiş?”
Emir hiç düşünmeden cevap verdi:
“Annem söyledi.”
Boğazım kurudu.
“Annen başka ne söyledi?”
Çocuk gülümsedi.
Sonra hayatım boyunca unutamayacağım cümleyi söyledi:
“Annem senin bu evde bedavadan yaşayan bir yük olduğunu söylüyor.”
Nefesim kesildi.
Fakat Emir daha bitirmemişti.
Suyun içinde ellerini çırptı ve ne söylediğinin anlamını bile bilmeden ekledi:
“Bir de sen ölürsen bizim çok büyük sigorta paramız olacakmış. Babam daha büyük ev alacakmış.”
Elimdeki havlu yere düştü.
Musluktan düşen tek tek su damlalarının sesini duyuyordum.
O anda anladım.
Dört yaşındaki bir çocuk “sigorta parası” diye bir şeyi kendi kendine uydurmazdı.
🙏 1. Bölümü okuduğunuz için teşekkürler! ✨ Hikayenin devamı olan 2. Bölümü yorumlar kısmına bıraktım 💬 (görünmüyorsa kolayca bulmak için «Tüm yorumlar» seçeneğini seçebilirsiniz ).