DeriN TariH KulubÜ

DeriN TariH KulubÜ Bilimsel Tarih

30/10/2024

"GELENEKSEL VE MODERN TOPLUM"
Halid ÖZKUL
Öncelikle uhrevi değil, dünyevi varlıklar olarak insanlar doğruları “mutlak”çı din kitaplarından değil, izafi doğrular olarak BİLİM kitaplarından öğrenmişlerdir. Onun için geleneksel toplumun egemenleri tarafından BİLİM’le uğraşanlar büyücü, şeytan gb. sıfatlarla lanetlenip ortadan kaldırılmışlardır. Bu işlev cilalanıp modern toplumda da sürer, kimsenin şüphesi olmasın! Bu afarozlanan insanlar inancı aşan bilinç kavramını keşfedip insan eğitiminin esas unsuru haline getirmişlerdir. Tehlikeli olan budur! Cinsiyet olarak ilk önce kadınlar lanetlenmiştir. Neden? Önce insanın biolojik-genetik-psikolojik-toplumsal ve kesinlikle iletişimsel bir varlık olduğunun bilincini öne çıkararak söyleyelim. Çünkü genetik- bioloji ve antropolojinin deneysel olarak kanıtladığı gibi ilk insanların zuhurunda suda yaşam bulan milyonlarca dişi plazma hücreyi sadece yüzlerce erkek döllemiştir. Milyar ve milyon yıllara varan evrim sonucunda sudan karaya varıp insanımsıdan insana ulaşan sürülerde dişilerin %90 olduğu da kanıtlanmıştır. Sonuçta yaratan olarak kadın, çocuklarını beslemek için her şeyi paylaşmayı hatta bu paylaşımda kendini ikincil plana bırakmayı doğal yaşam biçimi olarak sürdürmüştür. Bunun için toplum bilim (sosyoloji) ve insan bilim (antropoloji) disiplinleri kadının egemen olduğu sürüler dönemine “anaerkil”; yani kadınların egemen olduğu paylaşımcılığın, barışın hüküm sürdüğü zamanlar olarak adlandırır. Sınıflı toplumlar çobanlıkla başlar; küçük ve büyük baş hayvanlara sahip olarak özel mülkiyet olgusu belirir, bunları korumak için din ve hukuk ideolojisi inşa edilir. Bu dönem dünyada 5 bin yıl önce başlamıştır adına kısaca “babaerkil”, erkeğin egemen olduğu dönem denir. Gelenekselcilik yürümeyince iktisadi gerekirci kapitalizm ile babaerkillik modern toplumu icat etmiştir. İşte bu toplumsallık içinde biz, kendimizi nasıl yönetelim sorununa cevap ararken de devletin zuhuru ile Belediye denen yerel bir erk ortaya çıkar. Tabi insanların geleneksel toplum ile modern toplum arasında belediyecilik anlayışları da çok farklıdır...

27/10/2024

1853-1856 DOĞU SORUNU/ MARX&ENGELS
“Yeni Rus tahvilleri çıkarılması, Avrupa’daki tahvilcilik düzenini gözler önüne sermek için çok güzel bir örnek oldu. Bu düzene, daha önce okurlarımızın dikkatini çekmiştik.” (“Doğu Sorunu-Türkiye-“ Marx- Engels. ‘Rus Tahvilleri’. Sol yay. Mart 1977. S.689-695.)
Marx, “New-York Daily Tribune” için 1853-1856 arasında kaleme aldığı (bir kısmı Engels’e ait) makalelerinde; Rus Çarının Rus-Türk (İngiltere-Fransa) savaşı nedeni ile Amsterdam’daki Hope and Co.’dan 7,4 milyon İngiliz lirası ödünç aldığı yazıyor. Daha sonra sondan bir önceki makalesinde piyasaya sürülen yeni Rus Tahvilleri”nden bahsederken daha önce ayrıntıları verilmemiş olan bilginin ayrıntılarına girdiğini görüyoruz. “Bu tahvil, St.Petersburg’daki Stieglitz sülalesinin koruyuculuğu altında çıkarıldı.” Diyor (Marx/Engels. A.g.e.s.689). “Francis Joseph için Rothschild ve Louis Napoleon için Fould ne ise, Alexander için de Stieglitz odur.” Rothschild Avusturya baronu, Fould hükümete atanması, ailenin kadınlarının Saray’a alınması, keza Stieglitz’inde baron yapılmıştı. “Böylece her papanın bir Cizvit tarafından desteklenmesi gibi her müstebitin de bir Yahudi tarafından desteklendiğini görüyoruz. Gerçekte, düşünceyi boğmak için bir Cizvitler ordusu ve cepleri yağmalamak için de bir avuç Yahudi olmasaydı, zalimlerin yalvarışı boşa çıkardı.”
“Tahviller elli milyon ruble tutarında, %5 faizli, temettü hem Amsterdam’da, hem Berlin’de, hem Hamburg’da ödenebilecek. Tahviller, aşırı derecede kelepir bir fiyatla, 86 ruble fiyatla çıkarılıyor…”
“Baron Stieglitz, bu elli milyonluk tahvilin bir kopeğini dahi Rusya’nın, Yunanlı, Sicilyalı, Amerikalı, Polonyalı, Litvanyalı, Tatar, Sibiryalı ya da Kırımlı yandaşları için ayırmayı düşünmüyor, onyedi milyonluk tahvili Amsterdam’daki Hope ve Ortakları adlı şirkete, aynı miktarda tahvili Berlin’deki Mendelssohn ve Ortakları adlı şirkete, onaltı milyonluk tahvili de Hamburg’daki Paul Mendelssohn-Bartholdy Şirketine dağıtıyor. İngiliz ve Fransız şişrketleri, herkesin bildiği nedenlerle, gerçi bu tahvil işine doğrudan doğruya katılmıyorlar, ama düşmana savaş için gerekli olan parayı sağlamaya dolaylı yoldan nasıl büyük katkıda bulunduklarını şimdi göstereceğiz.”
Marx-Engels, Avrupa’da adının büyük saygınlığı olan Amsterdam’daki Hope ve Ortakları ile St.Petersburg’daki “Alman Yahudisi” Stieglitz’in Hollanda, İsviçre, Prusya ve İngiltere’deki dindaş çemberini tamamladığını yazarak, devam ediyor. “…her çağda var olmuş bulunan Yahudi masonlardan biri olan Strieglitz en yüksek tacirlerle en alt düzeydeki borsa simsarlarını etkilemek üzere birbirine eklenen bu iki kudret, Rusya tarafından karlı bir hesaba dönüştürülmüştür…Rusya, Borsanın değerlendirmelerinde bütün öteki Kıta Avrupası devletlerinden daha üstte bulunuyor.”
“Ama Hope ve Ortakları firması sadece adının saygınlığını kiralıyor, asıl işi yapanlar Yahudilerdir. Zaten bu işi Yahudilerden başkası da yapamaz. Çünkü bütün güçlerini devlet tahvillerini takas etmek, para değiştirmek ve büyük ölçüde bunun bunun sonucu olarak emre yazılı çek ciro etmek gibi işlere vermek suretiyle, para ticareti sırrının tüm girdisini-çıktısını kendi tekellerine almışlardır. Örnek olarak Amsterdam’ı alalım. Yahudilerin en berbatlarından çoğu bu kentte oturur… Amsterdam’daki Yahudilerin sayısı 35.000’i bulur. Çoğu, tahvil simsarlığı ve tahvil kumarı işindedir. Rotterdam’da, La Haye’de, Leyden, Brüksel ve Hollanda’daki öteki kentlerde, çevredeki Alman ve Fransız kentlerinde temsilcilikleri vardır…”
“Bu küçük Yahudi acentalar kendi kaynaklarını, Hollander ve Lehren gbi büyük Yahudi şirketlerinden, Amsterdam’daki Königswarter, Raphael, Stern, Sichel, Bischoffsheim’den ya da Rotterdam’lı Ezekiel’lerden sağlarlar….”
Bunların İspanya’dan Portekiz’e, oradan Hollanda ve Almanya’ya gelişleri hatta kız vermeye kadar ayrıntılar verilmektedir. “Halk için bir lanet, elde bulunduranlar için bir yıkım ve hükümetler için bir tehlike olan bu tahviller, böylece Yahuda’nın çocukları tarafından işletilen şirketler için bir nimet haline gelmektedir. Senet ticareti yapan bu Yahudi ağı, halk için, toprak sahiplerinin aristokrat örgütü kadar tehlikelidir. Bu örgüt, Rothschild’ın Avusturya’da baron yapılmasından ve Almanya’nın Hessen eyaleti halkının Amerikan Devriminde çarpışarak kazandıkları paralarla zengin olmasından sonra, daha çok, Avrupa’da gelişmiştir. Bu senet tacirlerinin yaptıkları servet, müthiş geniştir, ancak bunun sonucu olarak halka verdikleri zarar ve acı ve onlara zulmedenleri böylece teşvik edişleri henüz ortaya dökülmemiştir.”
“…Rothschild’lerin Berlin’deki özel acentası Simon Bleichröder ve zaman zaman acentalıklarını yapan Veit’ler, çok olasıdır ki, tahvillerin bir bölüğünü alıp spekülasyon yapacaklar, belli bir karla, Berlin’in, Hanover’in, Magdeburg, Brunswick ve Cassel’in Yahudi sürüsüne satacaklardır. Frankfurt Yahudileri de aynı işi…” diye devam etmektedir.
“Akılda tutulması gereken bir nokta daha var, yerel ve bölgesel spekülasyonun yanısıra, senet ticareti konfederasyonunun, şimdi birbirine, bu işleri geniş ölçüde kolaylaştıran bir telgraf haberleşmesiyle bağlanmış olan birçok Avrupa merkezinde geniş bir borsa simsarlığı mekanizması vardır. Bundan başka Avrupa’da senet alış-verişiyle uğraşan bütün Yahudiler, birbirlerine aile bağlarıyla bağlanmışlardır. Örneğin Köln’de Paris’in Fould’un bellibaşlı kolunu görürüz. Bunlardan biri Oppenheim’ın kızlarından biriyle evlidir. Kızın erkek kardeşleri Ren Prusyası’nın başlıca demiryolu hisse senedi spekülatörüdürler, ayrıca Heistedt ve Stein’den sonra Köln’ün başlıca bankerleridirler….”
“Bu Doğu savaşı, ister istemez, başka düzenleri olduğu kadar, bu senet ticareti düzenini de günışığına çıkaracaktır. İngiliz gazeteleri ne derlerse desinler, çar bu arada elli milyonu alacaktır, eğer beş tane elli milyona daha gerek duyarsa Yahudiler kendisine o parayı da sağlayacaklardır. Bu Yahudi simsar takımı hakkında çok sert düşüncelere kapılmayalım. 1855 yıl önce İsa’nın, Yahudi sarrafları tapınağın dışına çıkarması ve çağımızda müstebitin yanında yer alan sarrafların da Yahudi olması, belki de salt tarihsel bir rastlantıdan başka bir şey değildir. Avrupa’nın Yahudi simsarları, birçoklarının daha küçük ve önemsiz düzeyde yaptığını daha büyük ve daha çirkin yapıyor, o kadar. Yahudilerin örgütünü ortaya koyup dağlamanın vaktinin gelmiş olması, onların çok güçlü olmasından ileriye geliyor.”
İyi ki devrimci bilim insanları Marx-Engels bizle yaşıt değil. Yoksa liberaller ve solcu yandaşları tarafından bir CIA Psikolojik Savaş icadı olan literatür ile “komplo teorisi”ci ilan edilirlerdi. Birde sık-sık “kahraman Türk askeri” diye yazan Marx-Engels 1980 öncesi “TC ajanı” olarak damgalanırlardı, kesinlikle… Ben bunları 35 yıldır tarihsel materyalist polyalektik yöntemi içinde yazıyorum. Ustaların kitabı ülkemizde 1977’de yazılmış ama bugüne kadar gündeme getiren “Marxist” bilmiyorum. (Maalesef bende yeni okudum. Ama doğru yolda olduğum kanıtlandı.) NaZionizm diye boş yere kitabıma ad koymadım. Kesinlikle Marx-Engels’e dönüp kendimizi eleştirmek için teori-pratik-praxis siyasal kültürü içinde olmak zorundayız… nota bene.

27/10/2024

TÜRK siyasi "orta-oyunu"nun asıl hedefi: Asıl hedef "400'ü bul- Yeni Anayasa'yı yap- Ömür boyu 'tek adam' ol". "Diktatör" kelimesini kullanmaktan korkan muhalefet olursa sonuç Anglo-Amerikan projelerine uygun gelişir...

27/10/2024

Rus Askerleri ABD'li PQ-20 Puma İnsansız Hava Aracını Son Teknoloji İle Ele Geçirdi
(© Sputnik 26.10.2024)
Rus uzmanlar ve mühendisler, özel askeri operasyon sırasında benzersiz Batı askeri teçhizat örnekleri elde ettiler. Onları incelemek, Rusya'nın güvenlik açıkları hakkında daha fazla bilgi edinmesini sağlayacaktır.
Bir karşı insansız hava aracı uzmanı Sputnik'e verdiği demeçte, Rus askerlerinin donanımları sağlam bir ABD RQ-20 Puma insansız hava aracını düşürdüğünü söyledi.
"Zaporozhye bölgesindeki elektronik harp grubunun uzmanları, bir Amerikan RQ-20 Puma uçağı kurmayı başardı. Tabiri caizse, drone'nun bileşenleri etkilenmeden inmesinin mümkün olduğu nadir bir durumdu. Elimizde birkaç insansız hava aracı sistemi örneği var. Onlarla birlikte çalışacağız " dedi.

25/10/2024

FDRoosevelt Öldüğünde, İngilizler Amerikan Liderliğindeki Bir ÜÇÜNCÜ Dünya Savaşı Planladı

William F. Wertz, Jr. 23 Ekim 2024

Bugün pek çok kişinin aksine, 12 Nisan 1945'te ölen Başkan Franklin D. Roosevelt, İngilizlerin ABD'yi Rusya'ya karşı nasıl manipüle etmeye çalıştıklarının farkındaydı. Oğlu Elliot'a söyledi:

"Savaşı kazandığımızda, Birleşik Devletler'in bunu kabul edecek herhangi bir planı kabul edecek konuma getirilmemesini sağlamak için tüm gücümle ve esas olarak çalışacağım ... britanya imparatorluğu'nu emperyalist emellerine alet edin."
"En büyük şey, Stalin'e ABD ve İngiltere'nin Sovyetler Birliği'ne karşı tek bir ortak blokta müttefik olmadıklarını açıkça belirtmekti. Sanırım bu fikirden sonsuza dek kurtulduk. Umarım. Savaştan sonra applecart'ı üzebilecek tek şey, dünyanın yeniden bölünmesidir. İngiltere ve abd'ye karşı Rusya. Bu artık bizim büyük işimiz ve yarın da konser işimiz olacak."
Ancak, FDR'NİN ölümünden hemen sonra İngilizler, Nazileri yenme mücadelesinde hala müttefikimiz olan Rusya'ya topyekün savaş ilan etme planı olan “Düşünülemez Operasyon” u başlattılar. Savaş 1 Temmuz 1945'te başlayacaktı. Bu operasyonel plan, plan için Amerikan nüfusunun “ezici desteğine” bağlıydı, o sırada var olmayan destek. Ek olarak, plan, İngilizler onu ilerletmek için askeri veya ekonomik olarak yetersiz donanıma sahip olduklarından, büyük miktarda Amerikan askeri insan gücüne ve lojistiğine dayanıyordu. İngiliz stratejik hedeflerini uygulamak için Amerikan kasını kullanma biçimi bu güne kadar devam ediyor.

Neyse ki o sırada” Düşünülemez Operasyon " başlatılmamış olsa da, 5 Mart 1946'da Winston Churchill, ABD'yi Rusya'ya karşı çukurlaştırmak ve böylece başka bir dünya savaşının önünü açmak için Demir Perde kampanyasını başlattı. Sovyetler Birliği bir nükleer cephanelik edinene kadar, bu kampanya Sovyetler Birliği'nin önleyici nükleer imhası için bir plan olan “Düşürme Operasyonu” nu içeriyordu. Lyndon LaRouche, İngiliz kampanyasını şöyle tanımladı:

"Bu sorunun başladığı Ekim 1946'ya geri dönün. Atom Bilimcileri Bülteni'nin o ayki sayısında Bertrand Russell, Russell'ın böyle bir operasyon için gerçek bir Anglo-Amerikan savaş planına yol açan önerisi olan Sovyetler Birliği'ne karşı ‘önleyici nükleer savaş’ kampanyasını başlatmaya başladı. Russell'ın güdüsü komünizm karşıtı değildi; Russell'ın 1946-55 dönemindeki politika güdüsü, 1920'lerde H. G. Wells ile ittifak halinde defalarca yayınladığı aynı "uluslararası sosyalist" programdı. Russell'ın güdüleri anti-sosyalist değildi; ırkçıydılar. Russell, nükleer cephanelerin bulundurulması ve kullanılması konusunda tekeli olan bir 'dünya hükümeti' önerdi. Rusya'ya karşı 'önleyici savaş' güdüsü, nükleer cephanelik geliştirmeden önce Rusya'yı ezmekti. ’ Dünya hükümeti‘, Russell'a, Anglo-Sakson dünya imparatorluğu'na ve 1920'lerde defalarca basılı olarak belirttiği gibi koyu tenli ırkların nüfusunu azaltmak anlamına geliyordu. Sovyetler Birliği sadece nükleer cephanelikleri değil, aynı zamanda H-bombalarını da satın aldığında, Russell’ önleyici savaşı ' biraz cesaret kırıcı buldu. Böylece 1957'de Pugwash Konferansı'nın kuruluşunu organize etti. Yeni önerisi, yeni dünya imparatorluğunu biri Batı, diğeri Doğu olmak üzere iki bölüme ayırmaktı. Sovyet hükümeti teklifi kabul etti. Daha sonra, önerilen üçüncü bir imparatorluk ortaya çıktı, Çin; Russell'ın çevreleri, çekişen üç imparatorluğun, bir ara sırada iki çetenin bir arada olması için daha iyi seçenekler sunduğunu düşünüyordu.”
Randolph Churchill, 6 Mart 1946'da Walter Lippmann'a şunları söyledi::

"Sana göstereceğiz. İngiliz imparatorluğunu anlamıyorsun. Sana şunu söyleyeyim. Seni iki savaşa sürükledik ve üçüncüye sürükleyeceğiz."
FDR'NİN ölümünden ve JFK suikastından bu yana ABD'nin İngiliz-Hollanda manipülasyonu nedeniyle bugün dünyada ortaya çıkmakta olan tehlike budur.

Amerikalı sistem ekonomisti Henry C. Carey'nin 1851'de yazdığı gibi:

"Dünyanın önünde iki sistem var: .... Biri evrensel savaşa, diğeri evrensel barışa bakar. Biri ingiliz sistemi, diğeri Amerikan sistemi olarak adlandırmaktan gurur duyabiliriz."

16/10/2024

'Eşsiz' Rusya-Kuzey Kore Paktı Pentagon'un Baş Belalarını Soğutabilir, Doğu Asya'yı İstikrara Kavuşturabilir: İşte Nasıl

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, Kuzey Kore'nin Pyongyang kentinde bir konuta geldi.
- Sputnik Uluslararası, 15.10.2024

Başkan Putin, Rusya parlamentosuna, Haziran ayında Pyongyang'da Kim Jong Un ile birlikte imzaladığı Kuzey Kore ile Kapsamlı bir Stratejik Ortaklık Anlaşmasını resmen değerlendirmesi ve onaylaması talimatını verdi. Sputnik, önde gelen bir Rus Kore uzmanına anlaşmanın Kuzeydoğu Asya'daki güvenlik üzerindeki etkilerini sordu.
Rusya'nın Uzak Doğu Federal Üniversitesi uluslararası siyaset profesörü Artyom Lukin, Sputnik'e verdiği demeçte,” Bu anlaşmaya ‘Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması’ denirken, Rusya ile Kuzey Kore arasında karşılıklı askeri yardım sağlayan madde özünde onu bir askeri-siyasi ittifak anlaşması yapıyor " dedi. metni, Cumhurbaşkanı Putin'in Pyongyang'a yaptığı devlet ziyaretinden sonra bu yaz yayınlanan anlaşma.
Anlaşmada ne var?
Paktın 23 maddesi arasında, üçüncü bir gücün saldırı tehdidi durumunda, imzacıların “her iki tarafın talepleri doğrultusunda işbirliğine dayalı önlemler üzerinde anlaşacaklarını ve tehdidin ortadan kaldırılmasında işbirliğini sağlayacaklarını " öngören bir madde yer alıyor."Başka bir bölümde şöyle yazıyor: “taraflardan biri, bir veya daha fazla ülkenin silahlı saldırısı nedeniyle kendisini savaşta bulursa, diğer taraf derhal kendisine emrindeki tüm yollarla askeri yardım sağlayacaktır.”
Antlaşma, iki ülkenin "uluslararası adaleti hegemonik özlemlerden koruma arzusunu ve tek kutuplu bir dünya düzeni dayatma girişimlerini" ve "devletlerin iyi niyetli işbirliğine, çıkarlara karşılıklı saygıya, uluslararası sorunların toplu çözümüne, kültürel ve medeniyet çeşitliliğine dayanan çok kutuplu bir uluslararası sistem kurma arzusunu" teyit etmektedir. uluslararası ilişkilerde uluslararası hukukun üstünlüğü ve insanlığın varlığını tehdit eden her türlü zorluğa karşı ortak çabalar."
Buna ek olarak, antlaşma iki ülkeyi "savaşı önleme, bölgesel ve uluslararası barış ve güvenliği sağlama çıkarlarına yönelik savunma yeteneklerini güçlendirmek için ortak faaliyetler için mekanizmalar oluşturmaya" ve "stratejik öneme sahip alanlarda artan zorluklarla ve tehditlerle ortaklaşa yüzleşmeye" mecbur kılmaktadır., gıda ve enerji güvenliği dahil, bilgi ve iletişim iletişim teknolojisi, iklim değişikliği, sağlık ve tedarik zincirlerinin yanı sıra terörizm, organize suç, insan kaçakçılığı ve yasadışı göç.

Ekonomik cephede ortaklık paktı, ticaret ve teknoloji işbirliğini artırma çabalarından "uzay gibi alanlar da dahil olmak üzere bilim ve teknoloji alanında ortak araştırmaların" teşvik edilmesine kadar değişen " ticaret, ekonomik, yatırım, bilimsel ve teknik alanlarda işbirliğinin genişletilmesi ve geliştirilmesi "çağrısında bulunuyor, biyoloji, barışçıl nükleer enerji, yapay zeka, bilgi teknolojisi ve diğerleri."

İÇİNDEKİLERHalid Özkul................................................................................................41...
15/10/2024

İÇİNDEKİLER
Halid Özkul................................................................................................4
1. Nazionizmin “Soğuk Savaş” Sonrası “Hile” Faaliyetleri.................11
2. Filistin’de “Siyasi İslam” Ve “Hile” Kibernetiği ...............................25
3. Universal-Kozmopolit “Hile” İttifakı :
Mossad-Aman-Şin Bet- Mafıa’nın Global Trafiği...............................61
4 - Babil Harekâtı : Mossad’ın “Hile Yolu” ...........................................99
5. Global Devlet Terörünün “Hile Tapınağı” Üçgeni
İzrael ”Jah-Yehova” ....................................................................... 189
Saûdi Arabia “Bul-Baal”................................................................ 219
Amerika Birleşik Devletleri “On-Osiris”.................................... 235
Ekler: ..................................................................................................... 275
Ek: 1. İzrael Bir Şeriat Devletidir................................................. 275
Ek: 2. İzrael İstihbaratının Örgütlenmesi ................................... 276
Ek: 3. “Bâbil Harekâtı” Haritası.................................................... 277
Ek: 4. İzrael Mason Locaları ........................................................ 280
Ek: 5. Kolombiya’daki Kontralar ve İzrael................................... 291
Ek: 6. ABD’de Uyuşturucu Trafiği,
CIA-Mossad- Fed Ve Irkçılık........................................................ 308
Ek: 7. Global Uyuşturucu Örümcek-Grubu:
Uyuşturucular, Yönetilen Şiddet Ve Rus 9/11’i.......................... 320
Ek: 8. Çinli Yahudiler .................................................................... 400
Ek: 9. Hamas Liderinin Oğlu İzrael Ajanı Çıktı......................... 412
Ek: 10. İnsan Organlarını Hasat Etme Ve Kanlı Elmaslar........ 415
Kaynaklar............................................................................................. 423

12/10/2024

RUSYA’NIN “SESSİZ SİLAHI” TARIM'DA BÜYÜK ATILIM
12 Ekim 2024
HABERRUS - ANALİZ -
Kuzey ülkesi Rusya, tarım sektöründe yaptığı yatırımların meyvelerini toplamaya başladı.

Petrol ve Doğalgaz ülkesi olarak bilinen ve topraklarının büyük bir kısmı elverişsiz hava şartlarının etkisinde olan ve ayrıca dünyanın en büyük orman alanlarına sahip ülkesi Rusya Federasyonu, tarım ve hayvancılıkta büyük ölçüde kendi kendine yeten dünyanın en büyük üreticileri arasına girmeyi başardı.

Rusya Başbakanı Mikhail Mişustin, 26. Rusya tarımsal sanayi sergisi “Altın Sonbahar” kapsamında yaptığı açıklamalarla, ülkenin tarım sektöründeki büyük ilerlemeyi gözler önüne serdi.

Özellikle yaptırımlar altında Rusya’nın tarımda nasıl bir büyüme yakaladığına dikkat çeken Mişustin, on yıl önce ithal edilen tarım ürünlerinin büyük kısmının artık yerli üretimle karşılandığını belirtti.

Bu gelişme, Rusya’nın tarım sektörünü stratejik bir güce dönüştürdüğünün altını çiziyor.

Dönüşümün Başlangıcı

Rusya’nın tarım sektörü üzerindeki bu büyük atılımın temelleri, 2014 yılında Kırım’ın Rusya’ya katılmasının ardından Batı’nın uyguladığı yaptırımlar ve Rusya’nın buna karşı koyduğu gıda ambargosu ile atıldı. Vladimir Putin’in bu ambargo kararı, Rusya’ya düşman olarak görülen ülkelerden tarım ürünleri ithalatını yasaklamıştı. O dönemde büyük ölçüde ithalata bağımlı olan Rusya, bu yaptırımları fırsata çevirerek yerli üretime yöneldi. Bu süreç, tarım sektörünün tam anlamıyla modernize edilmesine ve büyümesine olanak tanıdı.

Son on yıl içinde Rusya, tarım arazilerinin sınırlı olmasına rağmen büyük bir tarımsal endüstriyel atılım gerçekleştirdi.

Rusya’nın tarım arazileri, toplam yüzölçümünün yalnızca %12-13’ünü kapsıyor.

Buna karşılık ABD, tarım için kullanılan arazilerin %50’sini tarımda kullanıyor.

Ancak bu dezavantaja rağmen, yaptırımlar altında Rusya tarımda dev adımlar attı.

Tarımsal üretim hacimleri üçte bir oranında artarken, gıda işleme endüstrisinde de yaklaşık %50 büyüme kaydedildi.

Gıda Güvenliğinde Tam Egemenlik

Rusya, et üretiminde tamamen kendi kendine yeterlilik sağladı ve bu ürünleri ihraç ederek tarımsal üretimini daha da artırma fırsatına sahip hale geldi.

Tarım Bakanı Oksana Lut’a göre, Rusya şu anda sadece koyun eti üretiminde geride kalmış durumda, ancak yakın gelecekte bu konuda da ilerleme kaydedilmesi bekleniyor.

Tahıl üretiminde ise rekorlar kırılmaya devam ediyor. 2023-2024 sezonunda tahıl hasadı 142,5 milyon ton olarak gerçekleşti ve bu da ülkenin gıda güvenliğini tam anlamıyla sağladığını gösteriyor. Rusya, sadece bir yıl içinde tarım ürünleri üretiminde %2,2’lik bir artış kaydetti ve bu oran gelecek yıl %4,4’e kadar çıkması öngörülüyor.

2030 Hedefleri: Daha İddialı Bir Rusya

Rus hükümeti, tarım sektöründe uzun vadeli bir strateji izliyor. Başbakan Mişustin, Rusya’nın gıda güvenliği doktrinini uygulamaya koyarak, 2030 yılına kadar tarım üretim hacminin en az %25 oranında artırılması gerektiğini belirtti. Ayrıca tarım ihracatının da bir buçuk katına çıkarılması hedefleniyor. Bu hırslı hedefler, Rusya’nın tarım sektörünü küresel bir lider haline getirmeye yönelik stratejik adımlarından biri olarak görülüyor.

Rusya’nın “Sessiz Silahı”: Tarım İhracatı

Batı medyasında sık sık Rusya’nın tarımsal sanayi kompleksinin bir “savunma aracı” olarak kullanıldığı vurgulanıyor. Rusya, buğday, arpa, mısır ve ayçiçeği gibi temel ürünlerde dünya lideri haline geldi. Özellikle buğday üretiminde, dünyadaki her beş somun ekmekten birinin Rus buğdayından yapıldığı belirtiliyor.

Rusya, her yıl gıda ihracatında yeni ülkelere ulaşarak, tarım ürünlerini 160 ülkeye ihraç etmeye devam ediyor. Bu ihracatın büyüklüğü ve gücü, Rusya’nın küresel tarım piyasasındaki konumunu daha da güçlendiriyor.

Küresel Rekabette Rusya’nın Yükselişi

Rusya’nın tarım sektöründeki başarısı, küresel rekabeti de derinden etkiliyor. Özellikle Arjantin ve Avustralya gibi buğday üreticisi ülkelerin piyasa payında ciddi bir düşüş yaşanırken, Rusya bu ülkelerle olan rekabetinde öne geçiyor. Kuzey Afrika pazarlarında Rusya, özellikle Tunus, Cezayir ve Fas’ta Fransız buğdayını piyasadan sıkıştırarak ihracatını artırmayı başardı.

Bu gelişme, Fransa’nın buğday ihracatının yıl içinde 9 milyon tondan 5,6 milyon tona düşmesine neden oldu.

Rusya’nın tarımda başarısının arkasında esnek ve yaratıcı stratejiler de yatıyor.

Örneğin, Brezilya, Hindistan ve Avustralya gibi ülkelerde iklim kaynaklı şeker üretim sorunları yaşanırken, Rusya bu fırsatı değerlendirerek şeker ihracat yasağını kaldırdı ve 600 bin tonluk bir ihracat potansiyeli ile 18 ulusal pazara girdi.

Bu esneklik, Rusya’nın küresel tarım ticaretinde hızla uyum sağlayabilme yeteneğini de gösteriyor.

Tarım Sektörü: Rusya’nın Ekonomik Gücünün Temeli

Tarım sektörü, Rusya’da toplam çalışan nüfusun yaklaşık %6’sını istihdam ediyor ve ekonominin her geçen gün güçlenmesine katkıda bulunuyor. Başbakan Mişustin, tarımsal üreticilerin bu başarıda büyük bir paya sahip olduğunu vurgulayarak, bu alanda daha büyük hedeflere ulaşılacağının altını çizdi.

Rusya, gıda güvenliği doktrini ile tarım sektöründeki gücünü daha da pekiştirmeye ve küresel liderliğini sürdürmeye kararlı.

Tarım, Rusya için sadece ekonomik bir güç değil, aynı zamanda stratejik bir silah haline gelmiş durumda.

Bu güçlü “sessiz silah” ile Rusya, küresel tarım piyasasında giderek daha büyük bir oyuncu olmaya devam edecek.

09/10/2024
07/10/2024

Halid Özkul
"BAHRİYE ÜÇOK'U KİM(LER) ÖLDÜRDÜ"
FACEBOOK'A MUHALEFET EDEN ARKADAŞLAR UNUTULAN BELGELERİ ANILARDAN ÇIKARIP YAYIMLAYAN SOSYAL MEDYA TEKELİNİN NASIL İŞE YARADIĞINI ISKALIYORLAR. DEĞERLİ YİĞİT TUNCAY DOSTUM 06.EKİM.2019 TARİHİNDE YAYIMLADIĞI ÇOK ÖNEMLİ YAŞANMIŞ OLAY (VE OLGU) "BAHRİYE ÜÇOK CİNAYETİ" NOTUNU BENDE BİR GÜN SONRA PAYLAŞMIŞIM.
"Herkese Açık ile paylaşılıyor"
"NATO (CIA-MI.6-BND-MOSSAD) Stay Behind Ergenekon'un (MİT-ÖHD-EİD) etnik milliyetçi PKK-Kontra şubesi ajan provokatörlerinden bir başka "Fahriye"si "Gülay Calap"ın serüvenleri...."
"Yiğit Tuncay Halk Sahnesi Oyuncuları"
"Yiğit Tuncay"
"Bu ülkede çok ilginç hikayeler vardır. İşte onlardan bir tanesi de Bahriye Üçok'un katledilmesidir.
Gülay Calap 1970 Trabzon doğumludur.
Kendi gibi Trabzon doğumlu olan Doç. Dr. Bahriye Üçok suikastinde, istanbul'da Ekspres Kargo'nun Perşembe Pazarı Şubesi'nden postalanan paketi teslim alan görevli olmasıyla suikastin kilit ismi olmuştur. Fakat sonra ortadan kaybolmuştur...
Bahriye Üçok suikastında en kritik isim bu ‘Kargocu Kız’dı. İsmi Gülay Calap! Paketi İstanbul’da teslim alan kişiydi. Ankara’da verdiği ifadede, paketi veren kişiyi tarif ederek, “Nerede görsem tanırım” dedi. İşine geri döndü. İsmi sır gibi gizli tutulacağına basına sızdırıldı. Ve ardından tehdit telefonları almaya başladı. Basın Yayın 3. sınıf öğrencisi olan Calap, 20 Mayıs 1991 günü kaldığı Vezneciler Kız Öğrenci Yurdu’ndan ayrıldı. Onu bir daha kimse göremedi. Gülay bir süre sonra babası Turhan Calap’a mektup göndererek “PKK’ya katıldım” dedi. Gülay’ın ismi Uğur Mumcu cinayetinde hatırlandı. Kendisinden uzun yıllar haber alınamayan Gülay Calap’ın, 16 Ocak 1994 günü İzmir polisinin PKK’ya yönelik yaptığı operasyonda yakalandığı açıklandı.
Polis yetkililerine göre 23 yaşındaki Gülay Calap, ‘Devrimci Halk Partisi’nin İzmir sorumlusuydu. Calap’ın olaydan sonra, örgütün İstanbul sorumlusu olan kişiyle temasa geçerek örgüte katıldığı belirtildi. PKK’nın Bekaa’daki kampında da 8 ay eğitim aldıktan sonra İzmir’e temsilci olarak gönderildi. Calap 11 kişilik ekiple yakalandı. Tutuklandı ve İzmir DGM’de yargılandı. 28 Eylül 1995 günü yapılan son duruşmada, Calap’a 22 yıl 6 ay ağır hapis cezası verildi. Ancak Calap ve arkadaşlarının cezası PKK’ya üye olmak ve silahlı eylem yapmaktandı. Üçok davası sözkonusu olmadı.
Üçok suikastında uzun yıllar bir gelişme olmadı. Ankara Emniyet Müdürlüğü, 18 Mayıs 2000 günü yaptığı açıklamada, Üçok cinayetine ilişkin önemli bir gelişmenin olduğunu belirtti. Gözaltına alınan ‘Tekin’ kod adlı Ferhat Özmen’in parmak izinin, Üçok’un öldürülmesi olayında kullanılan pakette tespit edilen parmak iziyle örtüştüğünü açıkladı. Bunun üzerine tekrar sorguya alınan Özmen, cinayeti ayrıntılarıyla anlattı ve olayda kendisini yönlendirenle yardımcı olanların isimlerini verdi. Yetkililer, Üçok cinayetiyle ilgili tüm detayların ortaya çıkarıldığını, ancak olayla ilgili firarda olan kişilerin yakalanması için çalışıldığını ileri sürdüler.
Faili meçhul cinayetlerle ilgili olarak görülen Umut Davası, 1,5 yıllık yargılama sonunda 7 Ocak 2002 günü sonlandı. Ferhan Özmen, Necdet Yüksel ve Rüştü Aytutan’a “Anayasal düzeni yıkarak yerine din kurallarına dayalı devlet kurmaya cebren teşebbüs ettikleri” gerekçesiyle idam cezası verildi. 2014 yılında Yargıtay cezaları onadı.
Gülay Calap, nam-ı diğer "Kargocu Kız", Demokratik Toplum Partisi (DTP)’nin 8 Kasım 2007 günü yapılan kongresinde, önce parti meclisine, sonra Merkez Yürütme Kurulu'na seçilmişti. Daha sonra da DTP Genel Başkan Yardımcısı olmuştu."

04/10/2024

EZBERLERİN YERİNE BİLİMSEL BİLGİNİN EGEMENLİĞİ ZAMANI GELMİŞTİR!
Marx-Engels külliyatında "işçi sınıfı ideolojisi" diye bir kavram yoktur. Engels "ideolojiyi" "yanlış bilinç" olarak açıklar ki bence de doğrudur. Ayrıca "ML ideoloji"yi bunu icat eden (1924) Stalin bizzat eleştirmiştir (1952). Ama Kruşof ve sonrası devam etti. ME'te siyasal kültür olarak "praxis" kavramı 1895 sonrası adeta kayıp. Bahsedenler, özellikle Fransızlar "Stalinist" diye partilerden ihraç ediliyor. Ama Stalin'de "praxis" hakkında tek kelime yok. Engels'in dostu Prof.Antonio Labriola 1968 sonrası İtalyan Kızıl Defterler otonomcuları tarafından keşf ediliyor. Şu anda İtalyanlar yeniden keşfederken konunun çok uzağında kalan Lenin'i işin içine katalım diye İtalyan sallaması yapıyorlar... Lenin Antonio Labriola'dan değil önce radikal sonra sol revizyonist olan sendikacı Sosyalist Partili Arturo Labriola'dan bahsediyor ama "praxis"en değil. Çünkü "Ampiryo-Kritisizm"de daha önce "praxis" hakkında metin okumadığı için "bilinçli uygulamayı" "pratik" olarak yorumluyor (Rusçasıyla karşılaştırıldı). Keza Dünyada astrofizik bilim kümesi disiplininin kurucusu olan Hollandalı komünist praxisci Pannekoek'i aşırı solcu sekter olarak suçlarken, bunun hukukçu diyalektik mantık çemberinin iç ifadesi olduğunu ancak günümüzde ME'in tercüme edilen yeni külliyatları sayesinde sorgulayabiliyoruz. Sovyet Dönemi bilimsel sosyalizmi ideologları 1990 sonrası en hızlı burjuva liberal sosyal demokrat kesilmeleri bundandır. Kısacası ben değerli Ufuk gb. (genç kuşaktan Doğukan gb.) praxis açınımlı yazıları büyük bir zevk ve dikkatle takdir ederek okuyabiliyorum. Bu konuda Avrupa'dan daha ilerideyiz bence...

22/09/2024

Doğukan Taşkiran
(22.09.2024)
16. yüzyıldan itibaren tımar sisteminin bozulmasıyla başlayan Osmanlı'daki sınıfsal düzenlemeleri anlamak oldukça önemli. Bundan daha da ilginci Osmanlı merkezileşmesi, mutlakiyetçi bir pratik olarak düşünüldüğünde Avrupa'daki emsalleriyle de aynı çizgide ilerliyor. Devlet aygıtına tabi sınıfların devlet makamları aracılığıyla taşradan vergi biçiminde çekmeye başladıkları artık-ürün Avrupa'daki mutlakiyetçi devlet modelinde de benzer biçimlerde ortaya çıkıyor. Fakat Avrupa'daki mutlakiyetçi aristokrasinin küçük ve orta köylülükten vergi-kamu borcu biçiminde çektiği artık-ürün, doğrudan devletin o makamına atanmış vergi gelirlerinin eseri. Dolayısıyla devlet makamları tıpkı toprak gibi babadan oğula kalabiliyor, hatta bir aile tarafından parsellenebiliyor. Fakat aynı durum Osmanlılar açısından doğrudan bir artık çekme biçiminde yaşanmıyor. Burada mukataa sahibinin kendisine müsaadere sistemiyle verilen iltizamda, yani gelirleri kişiye vergi karşılığı bağışlanmış tımar toprağında, bir alt-taşeronluk ağı oluşturuluyor. Müsaderede toprağın belirlenmiş vergi diliminden geriye kalan kısmı iltizamın sahibi olan mültezime verilse de mültezim kendi koyduğu geliri vermesi karşılığında bu vergi toplama işini bir alt-mültezime satabiliyor. Bu aslında bir nevi topraktan çekilen ve herhangi bir mübadele-değerine sahip olmayan artık-ürünün de tüccarlara satılabilmesinin ön koşulunu oluşturmakta. Çünkü Osmanlı köylülüğünün ezici bir kısmının piyasa dışındaki ekonomik yaşamı, mübadele-değerinden azade artık-ürün üretiyor oluşu, tüccarlarla bağlantılı bir sınıfın doğuşunu zorunlu kılıyor.
İltizamın tarihsel rolü, bilhassa iltizamlar hayat boyu bağışlanan malikaneler biçiminde dönüşünce, bu ilişkileri kırarak Türkiye kapitalistleşmesini başlatmasında yatıyor. Peki o zamana kadar bilhassa İzmir, Selanik, İstanbul, Bursa, Adana gibi imparatorluğun önemli ticari merkezleri olmuş ve fiyat sistemini (yani mübadele-değerine sahip ürünü) kullanan lonca teşkilatlarını barındıran imparatorluk için neden iltizam kapitalistleşme açısından önemli? Çünkü mutlakiyetçi devlet toprağa bağlı serf veya köylüye gerekli artık-ürün çıkarıldıktan sonra kalan gelire el koymanın en üst feodal aşamasıdır. Burada artık-ürünün kaynağı aristokrasinin özel mülk biçimindeki toprağı değil, çeşitli kalemlerde vergi gelirleri bağışlanmış devlet makamının kendisidir. Feodal artığa mutlakiyetçi el koyma biçimindeki gelişim, giderek daha fazla oranda ürünün tüccarları beslemesinin koşullarından birisine dönüşüyor. Fransız kapitalist yolu bu şekilde ticaret sermayesini beslemeye, birikimini sağlamaya başlıyor diyebiliriz. Osmanlı tipi gelişim yolunda ise toplumsal artığın giderek daha büyük bir kısmına el koyma imkanı da aynı şekilde iltizamın beslediği bir mutlakiyetleşme pratiğiyle mümkün oluyor. Özellikle iflas eden tımar sahibi sipahilerden geriye kalan çiftlik arazileri, bunların iltizamın özel mülkiyetine geçirilmesi, malikane sistemiyle kısa süreli verilen iltizamların hayat boyu bir mülk devri biçimine uğraması gibi burjuva özel mülkiyet rejimini kurucu birtakım olguların gelişimi önemli. Bu dönemde Türkiye'de hakim üretim tarzı olarak kapitalizmden bahsedemeyiz, ancak hiç değilse taşradaki artığın büyük kısmına el koyan iltizamın ticari sermayeyi besleyici büyük bir kaldıraç görevi gördüğünü söyleyebiliriz. İltizam ile tüccarlar, ayriyeten Galata sarraflarını da Abdülmecid dönemiyle işin içine katarsak, arasındaki simbiyotik ilişki 1839'dan başlayarak gelişen yeni modernleşmenin sosyal tabanını oluşturacaktır. Zira 1839'a kadar gerçekleştirilen modernleşme yalnızca askeri tabanlı, iltizamın büyük kısmını oluşturan, eski bürokrasiden ayrılmaya başlayan saray aristokrasisinin ihtiyaçlarına göre şekillenmişti. Şimdi ise saray dışında devletin mutlakiyetleşmesiyle oluşan sivil toplum sınıfları, giderek daha fazla toplumsal alanı kapsamak zorunda kalan yeni bir modernleşmenin sosyal tabanını teşkil etmeye başlıyorlar. Selim reformları ile Mahmut-Abdülmecid reformlarının arasındaki sınıfsal farkı bu sosyal dönüşümle açıklamak mümkündür.
Sonuç olarak söylenebilir ki Osmanlı-Avrupa mutlakiyetleşmelerinin gelişimleri tarihsel olarak birbirine paralel ilerlerken mutlakiyetin biçimleri arasında ciddi farklılıklar bulunuyor. Bu farklılıklar hiç yoksa uzun vadede Osmanlı yolunun Avrupa yolundan neden ayrıldığını, modernleşmenin rayının neden farklı bir yön tuttuğunu açıklıyor. Türk modernleşmesi denebilir ki iltizama dahil burjuva aristokrasisi, taşralı mültezimler, sarraf-bankerler, tüccarlar arasındaki farklı ittifak sistemlerine dayanan büyük bir egemen klik içi sınıf savaşımının sonucunda ortaya çıkmıştır. Sanıldığı gibi dış baskıların oluşumuyla tamamen gereklilikten doğacak biçimde ortaya çıkmamıştır. Zira imparatorluğun bu dış baskılara reaksiyon verme hızı bazen yavaş, bazen oldukça hızlı olmuştur. Yeni sosyal sınıfların bu baskıları çok güzel kullandıklarını, içerideki sosyal dönüşümün öncüsü olduklarını, 19. yüzyıldaki değişim ile 18. yüzyıldaki arasında dağlar kadar fark olduğunu, ikincinin birinciden muazzam biçimde bir kopuşla meydana geldiğini, bunun da sınıf savaşının eseri olduğunu vurgulamak gerekir.

Address

Burhaniye
10700

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when DeriN TariH KulubÜ posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Establishment

Send a message to DeriN TariH KulubÜ:

Share