YILMAZ'ın Kahvesi

YILMAZ'ın Kahvesi Kahvehane Kültürü
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE Kahvehane kültürü Türk insanın günlük yaşamında önemli yer tutar. Eğitim, güvenlik politikaları belirleniyor.

Her ne kadar günümüzde bu tür mekanlar işsizlerin ve emeklilerin uğrak yeri olarak görülse de eskiden kahvehanelerde beyin fırtınaları yapılırdı. O dönemlerde bu tür yerler zaman öldürmek için değil karşılıklı fikir alışverişi ve kitap okumak için açılmış yerlerdi. Memleketin ileri gelenleri, makam ve mevki sahipleri kahvehaneden çıkmazdı. Şimdi ise hükümetler devrilip hükümetler kuruluyor. Bir ba

şka ülkeye savaş açılıyor, barış anlaşmaları imzalanıyor. Netice alınamayacağı bilindiği halde futbol, din, sanat, spor, siyaset, ekonomi üzerine ateşli konuşmalar yapılıyor. Eskiden kahvehaneler bir mektep olarak görülürdü. Oralar adeta bir eğitim kurumu gibiydi. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Tahtakale'de açılan kahvehaneler günümüzdeki gibi başıboşların ve işsizlerin vakit öldürmek için uğradığı mekanlar değil. Toplumun ileri gelenlerinin gidip beyin fırtınası yaptığı yerlerdi. Hatta kahvehanelere mektebi irfan veya halk kütüphanesi ismi de verilirdi. "Hayat Fakültesi" ismini bile veren vardı. Sait Faik, "Kıraathaneye gitmemiş bir üniversitelinin tahsilini yarım sayarım. Bu dekansız, doçentsiz, bütçesiz, fakültesiz, tamamen muhtar üniversitelerin tavla şıkırtıları arasında ‘gören bir göz’, ‘işiten bir kulak’ bir memleketin nabzını tutabilir" sözleriyle kahvehaneleri birer eğitim kurumu olarak gördüğünü çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Hikayecimiz Sait Faik şöyle anlatır zamanının kahvehanelerini: "Severim kıraathaneleri. Bir ihtiyar gözlüğünü takmıştır. Ötekisi elinden bir türlü gazeteyi bırakmayana içerlemektedir. İki yaşlı-başlı adam, çocuklar gibi olmuş, domino oynamaktadır. Üç kişi hiç aklınıza bile gelmeyen bir siyasal düşüncededir. Bir küçücük, sizin dikkatinizi bile çekmeyen bir haberden neler de neler çıkarılır Yarabbi ! Sonra birdenbire hiç ummadığınız birinin karaborsayı nasıl ortadan kaldıracağını anlatışına dalarsınız. Düşünceleri önce size gülünç gelir. Sonra: Hani hiç de yanlış değil, dersiniz. Soğuk, temiz, beyaz mermerli, ince belli çay bardaklı, mavi, sarı, turuncu fincanlı, köylü zayıf garsonlu, sarı yüzlü ocakçılı İstanbul kıraathaneleri ! İstanbul'u, İstanbul halkını, derdini, beğenisini, bilgisini, becerikliliğini sinemalardan, yılışık, ciddi tiyatrolardan, dahası, evlerden daha çok siz temsil ediyorsunuz. Siz birer tembel yatağı değil, birer bağımsız üniversitesiniz. Üniversiteden daha bağımsızsınız.''

Günümüzde kahvehaneler tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi hem görsel hem işlevsel olarak şekil değiştirmiş durumda. Artık işsizlerin, boş yere vakit harcayanların, emeklilerin, eşinden kurtulmak isteyen erkeklerin sığınma evleri haline geldi. Kahvehaneler değişik amaçla kullanılır durumda. Kimisi fanatiği olduğu takımı desteklemek için gider. Aynı zamanda en büyük teknik direktörler onlardır. Takımına taktik verir. Kafası karışık olanlar psikolojik tedavi görmek için gider iki sohbet eder rahatlar.

Şairin ‘Gönül ne kahve ister ne kahvehane, Gönül muhabbet ister kahve bahane' dediği gibi kimisi de sohbet muhabbet etmek için kahvehaneye gider. Kimisi oyun oynamak için kimisi ise ‘beleş' gazete okumak için kahvehaneleri mekan seçer. Her ne kadar garazlar farklı olsa da bazen ‘h' yutup ‘kave' dediğimiz yerlerin kültürümüzde çok önemli bir yeri vardır. Eskiden kahvehanelerde birçok meslek icra edilirdi ve kahvehaneciler birer meslek erbabıydı. Kahvehaneciler hem berber, hem dişçi hem de birer cerrah gibi çalışırlardı. 1800'lü yıllardan itibaren basın yayının da gelişmesiyle kahvehanelere gazete de girmeye başladı. Okuma yazması olan birisi kahveci tarafından alınan kitapları yüksek sesle okurdu. Kitabı okuyan kişiden içtiklerinin parası da alınmazdı. Kesin olmamakla birlikte eldeki bilgilere göre kahve ilk olarak Yemen'de kullanılmaya başlamış. Dini ortamlarda geceleri geç saatlere kadar süren zikir ayinleri esnasında uyarıcı olarak kullanılmış. Özellikle ilk açılan kahvehanenin çok ilgi görmesi üzerine diğer yerlerde açılan kahvehaneler, bu büyük zincirin halkalarını oluşturmaya başlamış. Bu arada sözünü ettiğimiz kahvelerle şimdilerin "cafe"lerini karıştırmamak gerekiyor. Onların adı da kahveden geliyor ama onların farklı bir kültürün uzantıları olduğunu söyleyebiliriz. Rivayetlere göre kahvenin Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferinden sonra Müslüman tüccarlar tarafından 1500'lü yıllarda İstanbul'a getirildiği ancak fazla rağbet görmediği söylenir. İstanbul'da ilk kahvehane 1500'lü yıllarda Tahtakale semtinde, Halepli Hakem ve Şamlı Şems adında iki Arap kökenli tüccar tarafından açılır. O tarihlerde Tahtakale, şehrin önemli ticaret merkezlerinden birisi olarak bilinmektedir. Tahtakale'dekilerin peşi sıra da şehrin bir çok yerinde ardı ardına pek çok kahve açılır. İnsanlar akın akın buralara gelmeye başlarlar. Ne var ki, halkın kahveye ve kahvehanelere gösterdiği bu aşırı ilgi imamları, hocaları çok rahatsız eder. Hatta zamanın Şeyhülislamı Ebussuut Efendi, ‘Kömürleşme derecesinde kavrulan her şeyin yasak' olduğu şeklinde bir fetva bile verir. Çünkü, bir mahalleye "bir ekmekçi fırınına mukabil, on kahvehane'' isabet etmesinden de anlaşılacağı gibi durum o kadar vahimdir ki, iş İstanbul'a kahve getiren gemilerin dipleri delinerek batırılmasına kadar bile gider. Ama, tabii yasaklarla bir yere varılmıyor. Tüm bunlara karşılık kahvehanelerin sayısı her geçen gün artar da artar. Kahve, asıl Yemen Valisi Özdemir Paşa sayesinde ünlenir. Paşa, Yemen'de içip lezzetini çok beğendiği kahveyi Kanuni Sultan Süleyman'a da ikram eder. Padişah da saraydakiler de pek hoşlanırlar bu ilk defa tattıkları içecekten. Böylece saraya giren ve çok beğenilen kahve kısa zamanda saraydan halka da yayılır. Kahire'den gemilerle çuval çuval kahve İstanbul'a getirilmeye başlanır. Saraya giren kahve, saray ahalisi tarafından beğenilir ve ‘kahvecibaşı' makamı kurulur sarayda. Kahvecibaşılık deyip geçmeyin, o makam o kadar önemli ki, o makama sır tutmasını bilen kişiler seçilirmiş. Hatta makamın değerinin yüksek olduğunu göstermek için kahvecibaşılıktan sadrazamlığa yükselen bile olurmuş.

Önce şairlerin, yazarların ve zamanın entelektüellerinin buluştukları, memleket meselelerini konuştukları tartıştıkları yerler olan kahvehaneler, dönem dönem yasaklansa da giderek sosyal hayatın ayrılmaz bir parçası olarak toplumdaki yerlerini alırlar. Mahalle kahveleri, esnaf kahveleri, yeniçeri kahveleri, tulumbacı kahveleri, aşık kahveleri, semavi kahveleri, meddah kahveleri, esrarkeş kahveleri gibi çeşitli adlarda kahvehaneler açılır. Tarih boyunca bizde bir kıraathane-kahvehane kültürü gelişir. Oralarda sadece kahve içilmeyip sohbetler edilir, dertleşilir, tartışılır, şiirler söylenir, çalgı çalınır, kitap okunur, tavla, kağıt, domino oynanır, nargile içilir. Günümüzde, her mahallede, her sokakta birer tane hatta birden fazla kahvehane var. Bin 500 kütüphanenin bulunduğu ülkemizde kesin olmamakla birlikte yaklaşık 450 bin tane kahvehane var.


İstanbul'da Kahvehaneler

İstanbul'un kahve ve kahvehane kültürü çok yönlü ele alınması gereken bir olgu; tarihi ise bir o kadar ayrıntılı. Toplumun değişim süreciyle paralellik gösteren, müşterileri adeta toplumun ve ait oldukları sosyal statünün birer aynası olan kahvehane kültürüyle tanışmamız 1500'lü yıllara rastlıyor.
14. yy da Ortadoğu'ya, Hindistan'a, Asya ülkelerine yayılan kahve Yavuz Sultan Selim'in Suriye'yi, Mısır'ı, Hicaz'ı almasından sonra 1519'da İstanbul'a geldi. İlk kahvehanelerin açılması ise 1554-55 yıllarına tarihleniyor. İstanbul'un ilk kahvehanesi, Halepli Hakem ve Şamlı Şems isimli iki tüccar tarafından Tahtakale semtinde açıldı. İlk kahvehanelerin müşterilerini dönemin seçkinler sınıfı sayılan bürokratlar, yani Kanuni döneminde özerk yapılı bir yönetim kurulu olan "kalemmiye'nin üyeleri oluşturuyordu. Aydın sınıfından, eğlence düşkünü, iyi yaşamayı sevenlerden oluşan bu topluluk, yirmi ya da otuz kişilik gruplar halinde toplanıp kitap ya da görgü kuralları yazıları okur, tavla, satranç oynar, yeni yazdıkları şiirleri getirip, sanat tartışmaları yaparlardı. O dönemde bu toplantılara katılmak, bir anlamda onaylanmak, kabul görmek, toplumsal bir statüye layık görülmek anlamına geldiğinden genç adaylar, becerilerinii sergiler, bu ortama girmek için can atarlardı. Adayların Osmanlı seçkinlerinin kültürünü bilmek, Arapça, Farsça, Türkçe ve edebi alanda tanınmış ustalar konusunda sağlam bilgilere sahip olmak gibi özellikler sahip olmaları gerekiyordu. Sosyalleşme anlamında toplumda önemli bir yere sahip olan kahvehaneler, aynı zamanda birer eğlence mekanıydı..Bazı kahvelerde dama, satranç oynanır, bazılarında ise Karagöz oynatılırdı. 19 yy.da bu gösteriler Tophane tershanesine yakın mahallelerde, Fatih ve Sultanahmet Camii çevresindeki kahvehanelerde yapılırdı. Kahvehaneler ünlerini orada sanatını icra eden müzisyenlerden ya da meddahlardan alırlardı. O döneme ait 43 meddah kahvesi olduğu biliniyor. Dönemin meşhur kahvehanelerinden biri geniş pencerelerinden Saray'ın göz kamaştırıcı görüntüsü yanında Haliç, Boğaziçi ve Adalar görünen; havuzu, zengin sofraları, ahşap tavanı ve duvar süslemeleriyle Tophane Kahvehanesi'ydi. Burası Laz, Ermeni, Türk denizcilerin, din adamlarının, edebiyatçıların ve tüccarların uğrak yeriydi. O dönemde bunun dışındaki kahvehaneler, aynı


TARİHTE KAHVELER

Kahve ve Osmanlı kahvehaneleri hakkında ilk önemli araştırmayı, 18. yüzyıl sonlarında İstanbul'da yaşayan D'Ohssson yapmış. D'Ohssson, Tableau General de l'Empire adlı yapıtında kahvelerin keşfini şöyle anlatıyor; Yemenli Şeyh Şazili 1258'de tekkesinden kovulup bir dağa sürülmüş. Yiyecek bulamadığı için kahve ağaçlarından topladığı kahveleri kaynatıp yemiş. Uyuz hastalığına yakalanmış derviş arkadaşları onu aramaya çıkmışlar. Bulduklarında da merak edip yaptığı kahve lapasını yemişler ve hastalıktan kurlulmuşlar. Olay, Yemen'de duyulmuş. Zamanın hükümdarı şeyhi ödüllendirerek kahve ağaçlarının yetiştiği dağın eteğinde ona özel bir tekke yaptırmış. meslek grubundan, aynı loncadan kişilerin gittiği kahvehanelerdi. Bunlar meslek grubuna göre hamal ve esnaf kahvehaneleri, denizci ve balıkçı kahvehaneleri, yeniçeri, tulumbacı kahvehaneleri gibi isimlerle anılırdı. Bu kahveler bilgi alışverişinin yapıldığı, mesleki sorunların tartışıldığı, işbirliği yapılan yerlerdi. Örneğin Balat Kahvehanesi'ni işleten Penderoğlu, Türk ve Rum komşuları arasında zaman zaman kavgaları bu atmosferden güç alarak çözümlerdi. Günümüzde bile popülerliğini koruyan Pierre Loti Kahvehanesi, 1880 de Eyüp'te Karyağdı Bayırı'nın sonundaki tepede açıldı. Galata ile Eminonü'nü birbirine bağlayan köprü üzerinde de birtakım kahvehaneler vardı. Yazar Edmond de Amicis'e göre o 19'uncu yüzyılın ikinci yarısında Galata ve Beyazıt kulelerinde de kahve içiliyordu. Yaz günleri Tophane ile Ayasofya meydanlarında kurulan çadırlar da kahvehane olarak kullanılıyordu. Kır yerlerine kurulan kahvehanelerin en büyüğü ise Kadırga'daki 56 Kahvehanesi'ydi. Fener'de deniz üzerindeki İskele Kahvehanesi, vapur iskelesinin hemen yanındaki Ahmet Rasim'in uğrak yeri olan, içinde ince saz da bulunan kahve gazinoda dönemin popüler mekanlarından biriydi. Kahvehanelerin bazıları gündüz kahve olarak çalışır, gece gazinoya dönüşürdü. Eyüp İskele Gazinosu bunlar arasında en ünlüsüydü. Toplumsal değişimler doğrultusunda kahvehanelerde değişmeye başladı. Her yıl daha çok sayıda Osmanlı Avrupa'ya gitti. Avrupa'ya sürgün gönderilen Jön Türkler de sık sık cafelerde buluşup imparatorluğun kaderi hakkında hararetli tartışmalar yaparlardı. İnsanların kafalarında modern kahvehane imgesi oluştu. Galata ve Pera'da "alafranga" kahvehaneler açılmaya başlandı. Kanun-i Esasi Kıraathanesi olarak tanınan mermer, alçak kabartmalı ve Art Nouveau dekorlu Tarlabaşı'ndaki Ca-fe de la Paix gibi yüzyıl sonunda açılan birçok kahvehane, alafranga kafelerin mimarilerinden ve dekorlarından doğrudan etkilendi. İstanbul'daki eski geleneksel kahvehaneler giderek kıyıda köşede kalmaya başladı. Kadın garsonlu ya da kadın garsonsuz- çünkü bu kadınların Türklerin işlettiği kahvehanelerde görülmesi için zaman gerekiyordu masaları, sandalyeleri ve uygun de-koruyla Avrupa modeline en çok yaklaşan kahvehaneler kendilerini modern müesseseler olarak sunuyor, müdavimleri de aydın ve eğitimli geçiniyordu. Hat levhaları, sedirleri, hasırları ve nargile tiryakileriyle eski Osmanlı kahvehanesinin geleneksel çerçevesine sadık kalanlar ise artık demode, eskimiş kalıyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında, tutucuları ve gericilik yandaşlarını gözler önüne sermek isteyen hiciv ustaları, bunların başları sarıklı, eski kahvehanelerde nargile ya da çubuk içerek, cumhuriyete ve reformlara sövüp sayarken canlandırılıyordu. Modernleşme sürecinin göbeğinde kalan kahvehaneler, tıpkı kullanılan dil gibi, sonunda ilerici ya da gerici bir zihniyetin göstergesi olmuştu; "Hangi kahvehaneye gittiğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim..." Kahvehanelerin değişimi Cumhuriyet yıllarında da sürdü. Semai kahvehanelerin modası yavaş yavaş geçti. Ramazan geceleri Şehzadebaşı'ndaki kahvehane ve çayhanelerin canlılığı yok olmaya başladı. Meddahlar ortadan kalktı. Karagöz anılarda kaldı...Aynı dönemde Mustafa Kemal tarafından Türk kadınlarına sosyal, hukuksal ve siyasi hakların tanınması kahvehanelerin görünen yüzünü daha da değiştirdi. Halka açık yerlerde, okullarda, idari yerlerde kadın erkek ayırımı hızla ortadan kalktı. Bununla birlikte bütün kahvehanelerde cinsiyet eşitliğinin söz konusu olduğunu söylemek zor. Anadolu ve büyük kentlerin varoşlarında hala kahvehaneler kadınlara kapalı ve erkek egemen. Sonuç olarak geleneklerle derinlemesine bütünleşmiş kahvehanelerin modernlik virajını alamadıkları ortada. Bugünkü cafe-kahvehaneleri anlayabilmek için bu ayrımı özümsemek gerekiyor....

12/08/2026
Telefon ahizesini uzatan otel resepsiyonunda görevli adamın yüzüne doğru dürüst bakamaz bile... İstanbul'dan ailesinin g...
27/07/2026

Telefon ahizesini uzatan otel resepsiyonunda görevli adamın yüzüne doğru dürüst bakamaz bile...
İstanbul'dan ailesinin gönderdiği para karşılayamıyordu gündelik harcamalarını.
Otele borcu birikmişti.
Bir anlık tebessümle ahizeyi eline alarak resepsiyon görevlisinden kaçırır bakışlarını.
Mefkure Hanım'dır arayan.
"Çabuk gel, akşama birisi hastalandı, onun rolünü oynayacaksın."
Ulus'taki "Genç Palas" otelinin kapısından dışarı çıktığında hem mutlu hem çaresizlik içindedir.
Ankara'ya Devlet Tiyatrosu'na girmek için gelmişti.
Küçük Tiyatro'da oynanan "Tufan" adlı oyunun son sahnesinde rolü olan oyuncunun yerine çıkacaktı sahneye.
Romalı kıyafetleri içinde bir uzaylıyı oynayacaktı.
Biliyordu ki bu rol bir imtihandı kendisi için.
Devlet Tiyatrosu'na kabul edilip edilmemesi o sahnede göstereceği performansa bağlıydı.
Salondaki Muhsin Ertuğrul'un gözü kendisinde olacaktı!..
Ama çözmesi gereken daha büyük bir sorun vardı.
O akşam sahneye çıkabilmesi için dilekçe yazıp vermeliydi..
Elbette dilekçeyi yazardı ama Muhsin Ertuğrul'un sekreteri Mefkure Hanım dilekçeye mutlaka 15 liralık pul yapıştırılması gerektiğini üstüne basa basa söylemişti telefonda.
Oysa cebinde 5 kuruşu bile yoktu.
"Chopin" ile vedalaşma vakti gelmişti..
Başka çaresi yoktu.
Samanpazarı'ndaki bit pazarına gidecek ve "Chopin" adını verdiği lacivert pardösüsünü satacaktı.
Yolda karşısına çıkan seyyar fotoğrafçıya Samanpazarı'na nasıl gidileceğini sorar.
"Hayrola, bir şey mi satacaksın?" sorusu üzerine de adama üstündeki şık pardösüyü gösterir.
Fotoğrafçı, omuzlarından tutarak evirip çevirmeye başlar oyuncu adayını.
Genç adam, "Yahu yapma, herkes bize bakıyor, rezil rüsva olduk," derken, pardösü çoktan çıkmıştı sırtından.
Astarı inceleyen fotoğrafçı sonunda ağzından çıkarır baklayı : "Ben buna 30 lira vereyim."
Çok az diye itiraz etse de bit pazarında ilk fiyatı verene zaten satacağını düşünür.
Otuz lirayı alır almaz hızlı adımlarla yolunu tutar Küçük Sahne'nin.
Mefkure Hanım'a dilekçeyi ve 15 liralık pul parasını verip dışarı çıktığında, Kızılay'a doğru ilk adımlarını atarken, yağmur bastırır aniden.
Sanki Ankara'nın yağmurları yağmak için pardösüsünü sattığı günü beklemişlerdi.
Sırılsıklam âşık olduğu tiyatro sanatına profesyonel oyuncu olarak böyle adım atar genç adam.
O akşam, sahnede sergilediği oyunculuk çok beğenilir ve Devlet Tiyatrosu'na kabul edilir.
Cevat Başkut'un yazdığı "Kleopatra'nın Mezarı'nda" oyununda bir rol verilir kendisine.
Oyunun ilk perdesi, büyüler yaparak define arayan bir adamın, sahnenin bir köşesinde duran bulgur pilavını ve pideyi yiyerek orucunu bozmasıyla son bulmaktadır.
Perde inip de oyuncular sahneyi terk eder etmez çalakaşık pilava dadanır, her gece...
Devlet Tiyatrosu'na kabul edilmiştir ama cebinde parası yoktur yine de.
Bir gece, oyunun ilk perdesi kapanır kapanmaz, sahnedeki pilavı yemeye koyulurken yakalanır, arkadaşları tarafından.
Eyvah ki ne eyvah!
Ne de olsa sanatçının yediği, parası Devlet tarafından ödenen oyunun dekorudur.
Sonuçta, bulgur pilavı da olsa, dekorun bir parçasıdır yenilen!..
Kısa sürede meteliğe kurşun atan genç adamın her gece oyunun aksesuarını yediği Devlet Tiyatrosu'nun koridorlarında duyulur.
Şikayet üstüne şikayet..
Sanatçı, bir gece perde iner inmez kaşık daldırdığı bulgur pilavının çok daha kaliteli yağla hazırlandığını, üstelik sıcak olduğunu
fark eder.
Pide de tazeciktir.
Dahası, oyunun aksesuarına bir de irmik helvası eklenmiştir.
Şikayetler Muhsin Ertuğrul'un kulağına kadar gitmiştir!..
Erol Günaydın anısına saygıyla.

Tebrikler filenin sultanları  bilginize,elinize sağlık
26/07/2026

Tebrikler filenin sultanları bilginize,elinize sağlık

Küba'da sakatlandığında "Kariyeri bitti" denilerek ülkesinden menedilen, Türk vatandaşlığına geçip A Milli Takım’ı Avrup...
26/07/2026

Küba'da sakatlandığında "Kariyeri bitti" denilerek ülkesinden menedilen, Türk vatandaşlığına geçip A Milli Takım’ı Avrupa ve Dünya Şampiyonu yapan voleybol efsanesi MELiSSA VARGAS'TIR! 🇹🇷
Henüz 13 yaşındayken Küba Milli Takımı'nda oynamaya başlayan Melissa Vargas, geçirdiği ağır omuz sakatlığı sonrası Küba Voleybol Federasyonu ile anlaşmazlık yaşadı. Ülkesinde imkan tanınmayan ve disiplinsizlik bahanesiyle 4 yıl milli takımlardan menedilen Vargas'a Türk voleybolu ve Fenerbahçe kucak açtı.🇹🇷

Türkiye'de gördüğü tedavi ve verilen destekle sahalara muazzam bir dönüş yaptı. 2021 yılında Türk vatandaşlığına geçen ve Ay-Yıldızlı formayı giyme kararı alan Vargas, 2023 yılında Filenin Sultanları ile Milletler Ligi ve Avrupa Şampiyonluğu kupalarını kaldırarak turnuvanın En Değerli Oyuncusu (MVP) seçildi. Sahadaki müthiş smaç gücü, hırsı ve Türk bayrağına olan sevgisiyle tüm Türkiye’nin gönlünde taht kuran Melissa Vargas, azmin ve pes etmemenin yaşayan somut simgesidir!🇹🇷
Küba'da sakatlandığında "Kariyeri bitti" denilerek ülkesinden menedilen, Türk vatandaşlığına geçip A Milli Takım’ı Avrupa ve Dünya Şampiyonu yapan voleybol efsanesi MELiSSA VARGAS'TIR! 🇹🇷

19/07/2026

DÜNYADAN EN İYİ ATASÖZLERİ
1- İnsanlar yaşadıkça ihtiyarladıklarını sanırlar, halbuki yaşamadıkça ihtiyarlarlar. Malezya

2- Ne kadar az yüksekten uçarsan, düştüğün zaman o kadar az incinirsin. Tibet

3- Evlenmeden evvel gözlerinizi dört açın, evlendikten sonra yarıyarıya kapayın. Portekiz

4- Allah’ın gülü dikenli yarattığına hayret edeceğiniz yerde, dikenler arasında gül yarattığına hayret edin. Arabistan

5- Başkalarını azarlar gibi kendini azarla, kendini affeder gibi başkalarını affet. Çin

6- Biri sizi bir kez aldatırsa suç onundur, iki kez aldatırsa suç sizindir. Romanya

7- Taşı delen suyun kuvveti değil, damlaların sürekliliğidir. Brezilya

8- Bir ülkede küçük insanların gölgeleri uzuyorsa, o ülkede güneş batıyor demektir. Çin

9- Birine bir balık versen doyar bir defa; balık tutmayı öğret doysun ömür boyunca… Çin

10- Bir zincirin gücü en zayıf halkası kadardır. İngiltere

11- Bir yıllık refah istiyorsan tahıl yetiştir, on yıllık refah istiyorsan ağaç yetiştir, yüz yıllık refah istiyorsan insan yetiştir. Kızılderililer

12- İnsan bir kapıdan içeri girmeden, çıkışı da var mı diye düşünmeli. Rusya

13- Toklukta Horasan’ın köpekleri de şükreder, önemli olan açlıkta şükredebilmektir. Arabistan

14- Karşı kıyı için savaşmayan, kendi kıyısında da olur. Çeçenistan

15- Dünya bize babalarımızdan miras kalmadı, biz onu çocuklarımızdan ödünç aldık. Japonya

16- Yüreğinde yeşil bir dal saklarsan, şarkı söylemeye mutlaka bir kuş mutlaka gelir. Çin

17- Yürüyen üç aptal, oturan üç bilgeden daha çok yol alır. Çin

18- Oyun bitince şah da, piyon da aynı kutuya konur. İtalya

19- Sular yükselince balıklar karıncaları yer, sular çekilince de karıncalar balıkları… Afrika

20- Nasıl indireceğini bilmediğin eşeği dama çıkarma. İran

21- Parmak ayı gösterdiği zaman parmağa değil, aya bakmak lazımdır. Maya

22- Önemli olan hayata yıllar değil, yıllara hayat katmaktır. Çin

23- Bir atı zorla suya götürebilirsiniz ama ona zorla su içiremezsiniz. Fransa

24- Bir saatlik mutlu olacaksanız şekerleme yapın, bir günlüğüne mutlu olacaksanız balık avlamaya gidin, bir aylığına mutlu olacaksanız evlenin, bir yıllığına mutlu olacaksanız bir servete konun, bir ömür boyu mutlu olacaksanız işinizi sevin. Çin

25- İşaret parmağınla karşı tarafı suçlarken dikkat et, üç parmağın da seni gösteriyor. İngiltere

26- Değişim rüzgarları eserken akıllılar yel değirmeni yapar, aptallarsa duvar örer. Çin

27- Yaşayacağın bir dünyayı hayal etmektense, yaşayabileceğin bir dünyayı inşa et! Almanya

28- Damlaya damlaya göl olur. Türk

29- Duyarsam unuturum, görürsem hatırlarım, yaparsam öğrenirim. Çin

30- Bir köpeğin karnını doyuruyorsan ve ona barınak veriyorsan bu senin köpeğin sahibi olduğunu göstermez; köpeği bırak, geri gelirse köpeğin sahibi sensin demektir! Çin

31- Oturan bir kartal olmaktansa uçan bir boğa olmayı tercih ederim. Kızılderili

32- Saraylar yıkıldı, kılavuzluk delilere kaldı. İbrani

33- Bana dostunu söyle, sana kim olduğunu söyliyeyim. Türk

✔️Veee bu da benden olsun (görsel ile ilgili)
💙Her birimiz hayatın karmaşasında mutluluğu ararız.Kimi zaman basit bir gülümsemede,
kimi zaman beklenmedik bir anda saklıdır.
Alıntı

Turgut Özatay 30 aralık 1927 yılında Manisa'da doğdu. Annesi Ayşe Vuslat Hanım, babası Emin Özatay’dır. Babası Balkan Sa...
01/07/2026

Turgut Özatay 30 aralık 1927 yılında Manisa'da doğdu. Annesi Ayşe Vuslat Hanım, babası Emin Özatay’dır. Babası Balkan Savaşları öncesinde Üsküp’den göç ederek Alaşehir’e yerleşmiştir. İlkokulu İzmir’de Halil Bey İlkokulunda ve ortaokulu Karataş Ortaokulunda, liseyi Ankara‘da Gazi Lisesi okumuştur. Askerlik görevinin ardından İstanbul‘a göç etmiştir. 1953 yılında bir sinemada film seyretmeye gittiğinde film arasında kendisini görüp beğenen Yönetmen Refik Kemal Arduman‘ın teklifi ile ilk filmi “Kahraman Denizciler”de oynamıştır.
Önceleri başrollerde oynayan Turgut Özatay, daha sonra ‘kötü adam’ tiplemesiyle beyaz perdede ünlenmiştir.Turgut Özatay, 27 Ocak 1968 tarihinde İtalyan Cinzia Morigi ile evlenmiştir. Boşandıktan çok sonra ikinci eşi Metin Özatay ile evlenmiş ve vefatına kadar da evli kalmıştır.
Türk sinemasında en çok film çeviren 3. kişi olarak bilinir (515 film). Kendisi, Kemal Sunal komedilerinde canlandırdığı “her daim mağdur olan kötü adam” ve Cüneyt Arkın filmlerinde canlandırdığı “vicdansız kötü adam” karakterleri ile anılsa da, sinema kariyerinin başlarındaki filmlerin bazılarında başrol oynamış, önemli bir sinema oyuncusudur. Özellikle Aşk ve Kin filminde canlandırdığı tekerlekli sandalyeye mahkum aksi karakter ile dikkat çekmiş, filmin genel başarısının ardından film Amerika ve Kanada televizyonlarına 90.000 dolara satılan ilk Türk filmi olmuştur.
Sinemamızın inişli çıkışlı tüm evrelerine kendi inişli çıkışlı kariyeri boyunca unutulmaz karakterlere hayat vermiş bu değerli sanatçımız da diğer pek çok Yeşilçam emekçisi gibi son zamanlarında maddi sıkıntı çekmiştir. Öyle ki, filmlerinden alınmış kendi fotoğraflarını albüm şeklinde bastırıp bizzat yaya dolaşarak satıp kendine gelir sağlamak durumunda kalmıştır. Albümün sonuna “Yıllar yılı Türk sinemasına emek vermiş bir sanatçının hayatı boyunca beklentisi, duygu zenginliği ve insanlar tarafından sevilmek, anılmak, kalıcı bir şey bırakmaktır” diye yazmıştır.
Turgut Özatay, ölümünden üç gün önce kaldırıldığı Istanbul Okmeydanı SSK Hastanesi'nde 26 Haziran 2002 tarihinde akciğer kanseri nedeniyle vefat etmiştir.

Vefatının yıldönümünde saygıyla anıyoruz. Ruhu şâd mekânı cennet olsun...

Behzat Ç. "Erdal Beşikçioğlu" Aslında Kim? 👇👇Sahne ışıkları, şöhret, alkışlar ya da magazin kapakları... Hiçbiri umurund...
01/06/2026

Behzat Ç. "Erdal Beşikçioğlu" Aslında Kim? 👇👇

Sahne ışıkları, şöhret, alkışlar ya da magazin kapakları... Hiçbiri umurunda değildi.
Tiyatrocu olmak gibi bir çocukluk hayali bile yoktu.

Üniversite sınavını kazanamayınca önünde iki yol kalmıştı: Ya spor akademisine gidecekti ya da konservatuvara. "Gidelim, bir şansımızı deneyelim" dedi. Aslında aklındaki tek şey, üniversite okuyup askerliğini "er" olarak yapmamaktı. Ama kaderin onun için yazdığı senaryo çok başkaydı.

Okulu bitirdi, Devlet Tiyatroları onu Diyarbakır'a atadı.
Yıl 1993... 90'ların en karanlık, en zor günleri. Orada tiyatro yapmak, ateşten gömlek giymekti. Molière’in sahte bir din adamını anlatan "Tartuffe" oyununu sahneliyorlardı diye, oynadıkları tiyatroya bomba bile koydular! Herkes "bırakıp kaçar" sanırken, onlar bombaya inat, korkuya inat sahnenin tozunu yutmaya devam etti.

Askerlik geldi çattı. Devlet ona görev yerini tebliğ etti: Hakkari - Yüksekova - Çukurca.
Hem de jandarma komando olarak!

Tiyatro sahnesinden inip eline G-3 piyade tüfeğini aldı. O sanatçı adam, Türkiye'nin en acımasız yıllarında dağlarda, mayın tarlalarında devriye gezdi. Yıllar sonra o günleri anlatırken gözleri uzaklara dalıp şöyle diyecekti:

"Kurşunun nereden geleceğini bilemezdiniz. Bastığınız toprağın altında ne var, bilemezdiniz..."
İşte o dağlarda gördükleri, ölümle burun buruna geldiği o anlar, oyunculuğuna o derin ve sarsıcı gerçekliği katacaktı.

Askerden Ankara'ya, yuvasına döndü. Ama kimse ona kırmızı halı sermedi. "Sen dağlardan geldin, al sana başrol" demedi.

Sabahları okul, akşamları geçinmek için dublaj stüdyolarında seslendirme, geceleri ise sahnede figüranlık... Yıllarca usta isimlerin arkasında sessizce sırasını bekledi. Konservatuvar aşkı, hayat arkadaşı Elvin ile omuz omuza verip tırnaklarıyla kazıdı o sahneleri. Bir Delinin Hatıra Defteri ile vinç üzerinde tek başına devleşmeden önce, yıllarca o tozlu yolları yürüdü.

Gençlik yılları bitmiş, orta yaşlarına gelmişti. Bir gün bir muhabir ona, "Neden parlamak için bu kadar beklediniz?" diye sorduğunda, o sadece işini yaptığını, şöhretin peşinde hiç koşmadığını söyleyecekti.

Ve sonra bir gün...
Erzincan ve Aydın Valiliği yapan Recep Yazıcıoğlu nün hayatını oynamak ona olan benzerligi ile şansı açılmıştı ,dahada tanınması ise ,

Ankara'nın puslu havasından; hayatın sillesini yemiş, sistemle kavgalı, küfürbaz ama yüreği paramparça bir polis komiseri çıktı ekranlara. "Saçma sapan konuşma la!" diyen, acısını içine atan, kızının ölümüyle yıkılmış bir adam... Ekranda bir jön değil, kanlı canlı, bizden biri, defolu bir insan vardı. Memleket bu sarsıcı gerçeklikle vuruldu.

Türkiye onu sadece parlak bir senaryonun ürünü sanıyordu.
Oysa o karakterin bakışlarındaki o derin yorgunluk; Hakkari dağlarında nöbet beklemiş, Diyarbakır'da bombalara kafa tutmuş, yıllarca figüranlık yapmış o adamın kendi gerçeğiydi.

O adam, memleketin hep bir ağızdan "Amirim" diyerek bağrına bastığı...
Erdal Beşikçioğlu'nun ta kendisiydi. 🦅🖤

Address

Manisa
Alasehir
45450

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when YILMAZ'ın Kahvesi posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Establishment

Send a message to YILMAZ'ın Kahvesi:

Shortcuts

Share