YILMAZ'ın Kahvesi

YILMAZ'ın Kahvesi Kahvehane Kültürü
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE Kahvehane kültürü Türk insanın günlük yaşamında önemli yer tutar. Eğitim, güvenlik politikaları belirleniyor.

Her ne kadar günümüzde bu tür mekanlar işsizlerin ve emeklilerin uğrak yeri olarak görülse de eskiden kahvehanelerde beyin fırtınaları yapılırdı. O dönemlerde bu tür yerler zaman öldürmek için değil karşılıklı fikir alışverişi ve kitap okumak için açılmış yerlerdi. Memleketin ileri gelenleri, makam ve mevki sahipleri kahvehaneden çıkmazdı. Şimdi ise hükümetler devrilip hükümetler kuruluyor. Bir ba

şka ülkeye savaş açılıyor, barış anlaşmaları imzalanıyor. Netice alınamayacağı bilindiği halde futbol, din, sanat, spor, siyaset, ekonomi üzerine ateşli konuşmalar yapılıyor. Eskiden kahvehaneler bir mektep olarak görülürdü. Oralar adeta bir eğitim kurumu gibiydi. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Tahtakale'de açılan kahvehaneler günümüzdeki gibi başıboşların ve işsizlerin vakit öldürmek için uğradığı mekanlar değil. Toplumun ileri gelenlerinin gidip beyin fırtınası yaptığı yerlerdi. Hatta kahvehanelere mektebi irfan veya halk kütüphanesi ismi de verilirdi. "Hayat Fakültesi" ismini bile veren vardı. Sait Faik, "Kıraathaneye gitmemiş bir üniversitelinin tahsilini yarım sayarım. Bu dekansız, doçentsiz, bütçesiz, fakültesiz, tamamen muhtar üniversitelerin tavla şıkırtıları arasında ‘gören bir göz’, ‘işiten bir kulak’ bir memleketin nabzını tutabilir" sözleriyle kahvehaneleri birer eğitim kurumu olarak gördüğünü çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Hikayecimiz Sait Faik şöyle anlatır zamanının kahvehanelerini: "Severim kıraathaneleri. Bir ihtiyar gözlüğünü takmıştır. Ötekisi elinden bir türlü gazeteyi bırakmayana içerlemektedir. İki yaşlı-başlı adam, çocuklar gibi olmuş, domino oynamaktadır. Üç kişi hiç aklınıza bile gelmeyen bir siyasal düşüncededir. Bir küçücük, sizin dikkatinizi bile çekmeyen bir haberden neler de neler çıkarılır Yarabbi ! Sonra birdenbire hiç ummadığınız birinin karaborsayı nasıl ortadan kaldıracağını anlatışına dalarsınız. Düşünceleri önce size gülünç gelir. Sonra: Hani hiç de yanlış değil, dersiniz. Soğuk, temiz, beyaz mermerli, ince belli çay bardaklı, mavi, sarı, turuncu fincanlı, köylü zayıf garsonlu, sarı yüzlü ocakçılı İstanbul kıraathaneleri ! İstanbul'u, İstanbul halkını, derdini, beğenisini, bilgisini, becerikliliğini sinemalardan, yılışık, ciddi tiyatrolardan, dahası, evlerden daha çok siz temsil ediyorsunuz. Siz birer tembel yatağı değil, birer bağımsız üniversitesiniz. Üniversiteden daha bağımsızsınız.''

Günümüzde kahvehaneler tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi hem görsel hem işlevsel olarak şekil değiştirmiş durumda. Artık işsizlerin, boş yere vakit harcayanların, emeklilerin, eşinden kurtulmak isteyen erkeklerin sığınma evleri haline geldi. Kahvehaneler değişik amaçla kullanılır durumda. Kimisi fanatiği olduğu takımı desteklemek için gider. Aynı zamanda en büyük teknik direktörler onlardır. Takımına taktik verir. Kafası karışık olanlar psikolojik tedavi görmek için gider iki sohbet eder rahatlar.

Şairin ‘Gönül ne kahve ister ne kahvehane, Gönül muhabbet ister kahve bahane' dediği gibi kimisi de sohbet muhabbet etmek için kahvehaneye gider. Kimisi oyun oynamak için kimisi ise ‘beleş' gazete okumak için kahvehaneleri mekan seçer. Her ne kadar garazlar farklı olsa da bazen ‘h' yutup ‘kave' dediğimiz yerlerin kültürümüzde çok önemli bir yeri vardır. Eskiden kahvehanelerde birçok meslek icra edilirdi ve kahvehaneciler birer meslek erbabıydı. Kahvehaneciler hem berber, hem dişçi hem de birer cerrah gibi çalışırlardı. 1800'lü yıllardan itibaren basın yayının da gelişmesiyle kahvehanelere gazete de girmeye başladı. Okuma yazması olan birisi kahveci tarafından alınan kitapları yüksek sesle okurdu. Kitabı okuyan kişiden içtiklerinin parası da alınmazdı. Kesin olmamakla birlikte eldeki bilgilere göre kahve ilk olarak Yemen'de kullanılmaya başlamış. Dini ortamlarda geceleri geç saatlere kadar süren zikir ayinleri esnasında uyarıcı olarak kullanılmış. Özellikle ilk açılan kahvehanenin çok ilgi görmesi üzerine diğer yerlerde açılan kahvehaneler, bu büyük zincirin halkalarını oluşturmaya başlamış. Bu arada sözünü ettiğimiz kahvelerle şimdilerin "cafe"lerini karıştırmamak gerekiyor. Onların adı da kahveden geliyor ama onların farklı bir kültürün uzantıları olduğunu söyleyebiliriz. Rivayetlere göre kahvenin Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferinden sonra Müslüman tüccarlar tarafından 1500'lü yıllarda İstanbul'a getirildiği ancak fazla rağbet görmediği söylenir. İstanbul'da ilk kahvehane 1500'lü yıllarda Tahtakale semtinde, Halepli Hakem ve Şamlı Şems adında iki Arap kökenli tüccar tarafından açılır. O tarihlerde Tahtakale, şehrin önemli ticaret merkezlerinden birisi olarak bilinmektedir. Tahtakale'dekilerin peşi sıra da şehrin bir çok yerinde ardı ardına pek çok kahve açılır. İnsanlar akın akın buralara gelmeye başlarlar. Ne var ki, halkın kahveye ve kahvehanelere gösterdiği bu aşırı ilgi imamları, hocaları çok rahatsız eder. Hatta zamanın Şeyhülislamı Ebussuut Efendi, ‘Kömürleşme derecesinde kavrulan her şeyin yasak' olduğu şeklinde bir fetva bile verir. Çünkü, bir mahalleye "bir ekmekçi fırınına mukabil, on kahvehane'' isabet etmesinden de anlaşılacağı gibi durum o kadar vahimdir ki, iş İstanbul'a kahve getiren gemilerin dipleri delinerek batırılmasına kadar bile gider. Ama, tabii yasaklarla bir yere varılmıyor. Tüm bunlara karşılık kahvehanelerin sayısı her geçen gün artar da artar. Kahve, asıl Yemen Valisi Özdemir Paşa sayesinde ünlenir. Paşa, Yemen'de içip lezzetini çok beğendiği kahveyi Kanuni Sultan Süleyman'a da ikram eder. Padişah da saraydakiler de pek hoşlanırlar bu ilk defa tattıkları içecekten. Böylece saraya giren ve çok beğenilen kahve kısa zamanda saraydan halka da yayılır. Kahire'den gemilerle çuval çuval kahve İstanbul'a getirilmeye başlanır. Saraya giren kahve, saray ahalisi tarafından beğenilir ve ‘kahvecibaşı' makamı kurulur sarayda. Kahvecibaşılık deyip geçmeyin, o makam o kadar önemli ki, o makama sır tutmasını bilen kişiler seçilirmiş. Hatta makamın değerinin yüksek olduğunu göstermek için kahvecibaşılıktan sadrazamlığa yükselen bile olurmuş.

Önce şairlerin, yazarların ve zamanın entelektüellerinin buluştukları, memleket meselelerini konuştukları tartıştıkları yerler olan kahvehaneler, dönem dönem yasaklansa da giderek sosyal hayatın ayrılmaz bir parçası olarak toplumdaki yerlerini alırlar. Mahalle kahveleri, esnaf kahveleri, yeniçeri kahveleri, tulumbacı kahveleri, aşık kahveleri, semavi kahveleri, meddah kahveleri, esrarkeş kahveleri gibi çeşitli adlarda kahvehaneler açılır. Tarih boyunca bizde bir kıraathane-kahvehane kültürü gelişir. Oralarda sadece kahve içilmeyip sohbetler edilir, dertleşilir, tartışılır, şiirler söylenir, çalgı çalınır, kitap okunur, tavla, kağıt, domino oynanır, nargile içilir. Günümüzde, her mahallede, her sokakta birer tane hatta birden fazla kahvehane var. Bin 500 kütüphanenin bulunduğu ülkemizde kesin olmamakla birlikte yaklaşık 450 bin tane kahvehane var.


İstanbul'da Kahvehaneler

İstanbul'un kahve ve kahvehane kültürü çok yönlü ele alınması gereken bir olgu; tarihi ise bir o kadar ayrıntılı. Toplumun değişim süreciyle paralellik gösteren, müşterileri adeta toplumun ve ait oldukları sosyal statünün birer aynası olan kahvehane kültürüyle tanışmamız 1500'lü yıllara rastlıyor.
14. yy da Ortadoğu'ya, Hindistan'a, Asya ülkelerine yayılan kahve Yavuz Sultan Selim'in Suriye'yi, Mısır'ı, Hicaz'ı almasından sonra 1519'da İstanbul'a geldi. İlk kahvehanelerin açılması ise 1554-55 yıllarına tarihleniyor. İstanbul'un ilk kahvehanesi, Halepli Hakem ve Şamlı Şems isimli iki tüccar tarafından Tahtakale semtinde açıldı. İlk kahvehanelerin müşterilerini dönemin seçkinler sınıfı sayılan bürokratlar, yani Kanuni döneminde özerk yapılı bir yönetim kurulu olan "kalemmiye'nin üyeleri oluşturuyordu. Aydın sınıfından, eğlence düşkünü, iyi yaşamayı sevenlerden oluşan bu topluluk, yirmi ya da otuz kişilik gruplar halinde toplanıp kitap ya da görgü kuralları yazıları okur, tavla, satranç oynar, yeni yazdıkları şiirleri getirip, sanat tartışmaları yaparlardı. O dönemde bu toplantılara katılmak, bir anlamda onaylanmak, kabul görmek, toplumsal bir statüye layık görülmek anlamına geldiğinden genç adaylar, becerilerinii sergiler, bu ortama girmek için can atarlardı. Adayların Osmanlı seçkinlerinin kültürünü bilmek, Arapça, Farsça, Türkçe ve edebi alanda tanınmış ustalar konusunda sağlam bilgilere sahip olmak gibi özellikler sahip olmaları gerekiyordu. Sosyalleşme anlamında toplumda önemli bir yere sahip olan kahvehaneler, aynı zamanda birer eğlence mekanıydı..Bazı kahvelerde dama, satranç oynanır, bazılarında ise Karagöz oynatılırdı. 19 yy.da bu gösteriler Tophane tershanesine yakın mahallelerde, Fatih ve Sultanahmet Camii çevresindeki kahvehanelerde yapılırdı. Kahvehaneler ünlerini orada sanatını icra eden müzisyenlerden ya da meddahlardan alırlardı. O döneme ait 43 meddah kahvesi olduğu biliniyor. Dönemin meşhur kahvehanelerinden biri geniş pencerelerinden Saray'ın göz kamaştırıcı görüntüsü yanında Haliç, Boğaziçi ve Adalar görünen; havuzu, zengin sofraları, ahşap tavanı ve duvar süslemeleriyle Tophane Kahvehanesi'ydi. Burası Laz, Ermeni, Türk denizcilerin, din adamlarının, edebiyatçıların ve tüccarların uğrak yeriydi. O dönemde bunun dışındaki kahvehaneler, aynı


TARİHTE KAHVELER

Kahve ve Osmanlı kahvehaneleri hakkında ilk önemli araştırmayı, 18. yüzyıl sonlarında İstanbul'da yaşayan D'Ohssson yapmış. D'Ohssson, Tableau General de l'Empire adlı yapıtında kahvelerin keşfini şöyle anlatıyor; Yemenli Şeyh Şazili 1258'de tekkesinden kovulup bir dağa sürülmüş. Yiyecek bulamadığı için kahve ağaçlarından topladığı kahveleri kaynatıp yemiş. Uyuz hastalığına yakalanmış derviş arkadaşları onu aramaya çıkmışlar. Bulduklarında da merak edip yaptığı kahve lapasını yemişler ve hastalıktan kurlulmuşlar. Olay, Yemen'de duyulmuş. Zamanın hükümdarı şeyhi ödüllendirerek kahve ağaçlarının yetiştiği dağın eteğinde ona özel bir tekke yaptırmış. meslek grubundan, aynı loncadan kişilerin gittiği kahvehanelerdi. Bunlar meslek grubuna göre hamal ve esnaf kahvehaneleri, denizci ve balıkçı kahvehaneleri, yeniçeri, tulumbacı kahvehaneleri gibi isimlerle anılırdı. Bu kahveler bilgi alışverişinin yapıldığı, mesleki sorunların tartışıldığı, işbirliği yapılan yerlerdi. Örneğin Balat Kahvehanesi'ni işleten Penderoğlu, Türk ve Rum komşuları arasında zaman zaman kavgaları bu atmosferden güç alarak çözümlerdi. Günümüzde bile popülerliğini koruyan Pierre Loti Kahvehanesi, 1880 de Eyüp'te Karyağdı Bayırı'nın sonundaki tepede açıldı. Galata ile Eminonü'nü birbirine bağlayan köprü üzerinde de birtakım kahvehaneler vardı. Yazar Edmond de Amicis'e göre o 19'uncu yüzyılın ikinci yarısında Galata ve Beyazıt kulelerinde de kahve içiliyordu. Yaz günleri Tophane ile Ayasofya meydanlarında kurulan çadırlar da kahvehane olarak kullanılıyordu. Kır yerlerine kurulan kahvehanelerin en büyüğü ise Kadırga'daki 56 Kahvehanesi'ydi. Fener'de deniz üzerindeki İskele Kahvehanesi, vapur iskelesinin hemen yanındaki Ahmet Rasim'in uğrak yeri olan, içinde ince saz da bulunan kahve gazinoda dönemin popüler mekanlarından biriydi. Kahvehanelerin bazıları gündüz kahve olarak çalışır, gece gazinoya dönüşürdü. Eyüp İskele Gazinosu bunlar arasında en ünlüsüydü. Toplumsal değişimler doğrultusunda kahvehanelerde değişmeye başladı. Her yıl daha çok sayıda Osmanlı Avrupa'ya gitti. Avrupa'ya sürgün gönderilen Jön Türkler de sık sık cafelerde buluşup imparatorluğun kaderi hakkında hararetli tartışmalar yaparlardı. İnsanların kafalarında modern kahvehane imgesi oluştu. Galata ve Pera'da "alafranga" kahvehaneler açılmaya başlandı. Kanun-i Esasi Kıraathanesi olarak tanınan mermer, alçak kabartmalı ve Art Nouveau dekorlu Tarlabaşı'ndaki Ca-fe de la Paix gibi yüzyıl sonunda açılan birçok kahvehane, alafranga kafelerin mimarilerinden ve dekorlarından doğrudan etkilendi. İstanbul'daki eski geleneksel kahvehaneler giderek kıyıda köşede kalmaya başladı. Kadın garsonlu ya da kadın garsonsuz- çünkü bu kadınların Türklerin işlettiği kahvehanelerde görülmesi için zaman gerekiyordu masaları, sandalyeleri ve uygun de-koruyla Avrupa modeline en çok yaklaşan kahvehaneler kendilerini modern müesseseler olarak sunuyor, müdavimleri de aydın ve eğitimli geçiniyordu. Hat levhaları, sedirleri, hasırları ve nargile tiryakileriyle eski Osmanlı kahvehanesinin geleneksel çerçevesine sadık kalanlar ise artık demode, eskimiş kalıyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında, tutucuları ve gericilik yandaşlarını gözler önüne sermek isteyen hiciv ustaları, bunların başları sarıklı, eski kahvehanelerde nargile ya da çubuk içerek, cumhuriyete ve reformlara sövüp sayarken canlandırılıyordu. Modernleşme sürecinin göbeğinde kalan kahvehaneler, tıpkı kullanılan dil gibi, sonunda ilerici ya da gerici bir zihniyetin göstergesi olmuştu; "Hangi kahvehaneye gittiğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim..." Kahvehanelerin değişimi Cumhuriyet yıllarında da sürdü. Semai kahvehanelerin modası yavaş yavaş geçti. Ramazan geceleri Şehzadebaşı'ndaki kahvehane ve çayhanelerin canlılığı yok olmaya başladı. Meddahlar ortadan kalktı. Karagöz anılarda kaldı...Aynı dönemde Mustafa Kemal tarafından Türk kadınlarına sosyal, hukuksal ve siyasi hakların tanınması kahvehanelerin görünen yüzünü daha da değiştirdi. Halka açık yerlerde, okullarda, idari yerlerde kadın erkek ayırımı hızla ortadan kalktı. Bununla birlikte bütün kahvehanelerde cinsiyet eşitliğinin söz konusu olduğunu söylemek zor. Anadolu ve büyük kentlerin varoşlarında hala kahvehaneler kadınlara kapalı ve erkek egemen. Sonuç olarak geleneklerle derinlemesine bütünleşmiş kahvehanelerin modernlik virajını alamadıkları ortada. Bugünkü cafe-kahvehaneleri anlayabilmek için bu ayrımı özümsemek gerekiyor....

11/04/2026
25/03/2026
KİM YAZMIŞSA HARİKA YAZMIŞ..."Ah Müjgan...Çok arada kaldık biz,Kendimiz olamadık.Tespih elimize,Malboro ağzımıza yakışma...
03/06/2024

KİM YAZMIŞSA HARİKA YAZMIŞ...
"Ah Müjgan...
Çok arada kaldık biz,
Kendimiz olamadık.
Tespih elimize,
Malboro ağzımıza yakışmadı.
Fes kafamızda,
501 kot pantolon kıçımızda
O Amerikalı kızdaki gibi durmadı.
Western filmlerinde
Ezilen kızılderililere ağlayıp,
Mavi ceketlileri tuttuk.
Ne solcu olabildik,
Ne sağcı,
Das kapital, okumak için çok uzundu,
Zaten okumayı hiç sevmedik.
Devrim türkülerinin ezgisini tutturamadık,
Bıyığı aşağı bırakmakla olmadı,
Mafyalaştık,
Milliyetimizi araplaştırdık...
Dinimizi Arapça okuduk
Ayetleri anlamadık.
Dünyada anlamadığı bir dilde dua eden başka bir millet var mı bilmiyorum.
Teknoloji çağına yetişemedik,
Bırak matbaayı,
Bilgisayarın tuşuna da,
Yirmi yaşımıza da
Aynı gün bastık.
Toprak ağalarını demokrat,
Kapitalistleri yatırımcı sandık.
En büyük yalanı söyleyene daha çok inandık,
Camide iken ‘’Uydum hafız olan imama’’ derken, Her yerde imama uyduk.
Laikliğin ne demek olduğunu
Bizi okumanın, eğitimin kurtaracağını anlamadık.
Parayı kazanmak kolay sandık
Bankerlere, Jet Fadıla,
Çiftlik banklara,
En son kriptocuya kaptırdık.
Çok arada kaldık biz.
Kural koyduk, bozduk,
Anayasa yaptık, uymadık
Üniversiteleri haşat, Liyakatı madara, Bakara’yı makara ettik.
Nihat Hatipoğlu’nu YÖK’e
Milli güreşçiyi bankaya atadık,
Okul yaptık, eğitim yapmadık,
Yol yaptık çöktü .
Köprü yaptık geçmedik ,
Yine de parasını ödedik.
Devletin elektriğini,
Tekelini,
Limanlarını,
Barajlarını,
Fabrikalarını,
Kaz dağlarını bir güzel sattık.
Devletin malı denizdi,
Dezenfektan satmayan kerizdi.
Zaten ortada kaldıydık,
Bir kanal eksikti arada,
Onun da Projesini hazırladık
Yakında yüzeriz kanalda.
Leblebi tozu vardı bir zamanlar,
pudra şekerine nasıl geçtik?
Hiç anlamadık ve Hiç sormadık,
Acaba bu hayatı,
Kendimiz mi seçtik?
Ümit etmek güzel,
Beklentisi var herkesin...de
Biz küçükken,
Sapanla kuş avlayan arkadaşımıza,
‘dur’ diyemediysek eğer,
Şimdi o arkadaş
Devletin gücünü,
Medyanın sözünü,
Paranın tadını,
Yandaşın hırsını,
Cahilin gönlünü,
Eline avucuna almışken ‘dur’ dememizi
Kimse beklemesin... ...
Diyeceğim ama diyemiyorum.
Büyük önderimiz söylemiş yıllar önce ;
“Muhtaç olduğun kudret
Damarlarındaki, asil kanda mevcuttur “ diye..
Bence uyan artık,
Yoksa geç kalacaksın
Kendini kurtaracak kimse arama,
Seni yine,
Sen kurtaracaksın..."

Alevi ve Kürtleri kandıran Seyit Riza da Ermeni’dir.İngilizlerin 1919’da İngiltere'de yayınladıkları bu kitapta Ermeni d...
03/05/2024

Alevi ve Kürtleri kandıran Seyit Riza da Ermeni’dir.
İngilizlerin 1919’da İngiltere'de yayınladıkları bu kitapta Ermeni dönmesi olduğu hatta Sultan Alparslan'in 1076 da yıktığı o küçük Ermeni krallığını sancağını taşıdığını
Ve yine; Sevr gereği Doğu da Ermenistan kurulacaksa bu Ermenistan’nın kimlerle kurulması gerektiğini..
Ve yine; 1915 tehcirinden dolayı Ermeni tebası, halkı bulmanın zor olduğunu ve bunu aşmak için daha önceden planlanan projelerin bu kitapta deşifre edildigini okuyunca şok olacaksınız...
Kitabın yazarı ise İngilizlerin Diyarbakır konsolosluğunda özel görevli konsolos yardımcısı olan Tomas ve eşi Ester Mugirdicyanlar.
Bu konsolosun özel görevi ise,
tehcirde Alevi ve Kürtlerin içine sızdırılan Hoybun ve Taşnak Ermenilerinin kaydını tutup organizasyonunu yapmak.
Kitabın yayınlandığı yer ve yayınlandığı dönem çok manidar.
Doğu ve Güneydoğu’nun konsolosluklarındaki özel görevliler bilinmedikçe,
ve yine;
Bölgedeki kiliseleri devlet eliyle restore edip!
Papazların ve Pastörlerinin faaliyetlerini serbest bıraktığımız için bu ihanet bitmez.
Bu konsolosların özel çalışmalarına göre;
1915 Ermeni tehcirinde, ileride kurulması planlanan Ermenistan ve Kürdistan için meşhur intikamcı Ermeni çetelerinin örgütü Taşnak ve Hoybun içinden Alevi ve Kürt ailelerin içine yerleştirilen 40 bin Ermeniyi ve aşiretleri öğreniyoruz.
Seyit Rıza 1076 da Alparslan’ın yıktığı bir küçük Ermeni Krallığının Sancağını taşıyormuş.
Bu sancağı astronomik bir bedelle İngiliz hükumeti adına Seyit Rıza’dan satın almak istemişler.
Seyit Rıza"da önce Sancağın varlığını inkar etmiş, ama Ermenice konuşulunca Sancağı getirmiş. Bu sancağı Ingiltere Devleti adına satın almak istediklerini söyleyenlere “hayır satmam” der, Seyit Rıza çok astronomik bir bedel vereceklerini söylemelerine rağmen yine “hayır olmaz vermem” der. Bu sancağın dedelerinden aktarıla aktarıla kendisine vasi olarak geldiğini anlatıp “madem ki Doğu’da bir Ermenistan kurulacak, o zaman kurulacak Ermenistan’ın Kralı ben olmalıyım” der.
Öyle ya, sancak bende, sancaktar vasi benim der Rıza Seyitliği de hikaye tabi.
Kitaba göre kurulacak Ermenistan’ın kralı belli olmuştu, Bu kral sancak taşıyan Seyit Rıza"dır.
Peki bu krallık icin Ermeni cemaatı nereden bulunacak?
Öyle ya tüm Ermenilere soykırım yapmışız!
Halep ve civarına sürgün etmişiz ya...
onu da yine onlardan öğreniyoruz...
Dersim Coğrafyası Tunceli, Erzincan, Elazığ, Sivas, Malatya, Bingöl ve Erzurum"un bir ilçesi yani hepsine birden Dersim deniliyor...
Kapadokya gibi bir coğrafyanın adıdır Dersim...
Kapadokya’da da beş il vardır...
Bugun Balikesir veya Antalya Alevisine hic bir şekilde şüpheyle bakılmaz.
Ama kişi, Dersim alevisiyim diyorsa işte orada bütün tereddütler oluşuyor...
Bu tereddütlerin asıl sebebi
Hoybun ve Taşnak çetelerinden seçilip Alevilerin içine sızdırılan bu intikamci kriptolardır. 93 harbinden beri doğu bölgemizde bize her türlü kötülüğü yapan
sahipsiz kadınlara tecavüz edip toplu mezarlara gömen bu Taşnak ve Hoybun çeteleri aile süsü altında ve mağduriyet rolüyle;
Anterlere,
Septi Aşiretine,
Milli Aşiretine,
Miroğlu Aşiretine...
Güzelce yerleştirilmiş.
Biz uyurken taa 1821 den itibaren Doğu’da Kürtce sözlük çalısmalarını yapan Papazlar da bölgedeki kilise ve konsolosluklardaki bu çok özel görevlilerdi...
Kitapta onlara da yer verilmiş.
SEVR-de Kürdistan ve Ermenistan projesini bize dayatmışlar, bizde yenilgi şoku ile kabul etmişiz.
Kurulacak Ermeni krallığına bir kral ve 40 bin kişilik teba çalışmalarını da yıllar evvel organize etmişler!
Biz ise Türküm diyeni Zeytindağı"na sürgüne gönderiyoruz o yıllar!..
O dönem biz ayakta uyuyan avanak Türk’ün dünyadan haberi yok tabi...
Oysa içimizdeki "özel görevliler" ne projeler yapmışlar ne projeler var haberimiz yok.. biz anca birbirimizi yiyoruz...
Bize yıllarca Seyit Rıza Horosan kökenli Türk dediler inandık, Alevi Seyit dediler inandık, oysa bu kitap 1919 da Ingiltere'de yayınlandıktan sonra 1921 de Istanbul’da da tercüme edilip yayınlanmış, Bunun üzerine 11 Alevi Ocağı Seyit Rıza’yı düşkün ilan etmiş.
O ocaklar da kitapta verilmiş. Ama "İstiklal Harbi" yıllarında kimse bu olayın vehametini anlayamamış... Hal böyleyken...
Londra’da The National Archives diye bi yer var. İngiltere devlet arşivi, kayıt ofisine gidiyorsun, “FO 371/20864/E5529” numaralı belgeyi rica edebilir miyim?..diyorsun ve mektubu alıp okuyorsun kitapta atıf yapılan belgelerin asıllarının yerleri tarihleride mevcut.
Okunmasını tavsiye ediyorum farklı bir bakış açısı getirebilir.

TC Müjdat Simsek`ten alıntıdır

NEDEN DEDELER HAVA SOĞUKTA OLSA PARKLARDA OTURUR BİLİRMİSİNİZ?Birçoğunun eşi ölmüştür.Tek başına yemeğini yapacak, çayın...
20/03/2024

NEDEN DEDELER HAVA SOĞUKTA OLSA PARKLARDA OTURUR BİLİRMİSİNİZ?

Birçoğunun eşi ölmüştür.
Tek başına yemeğini yapacak, çayını demleyecek durumda değildir.
Gelininin yada damadının yanına sığınmıştır.
Bedeni ve ruhu artık gerilemeye başlamıştır.
Uzuvları görevini yapamaz hale gelmiştir.
Dermansız, çaresiz, mahsundur.
Yürekleri yumuşamış, gözyaşı gözünün kenarında hazır bekler, gurbetten geleni görse o yaşı akıtır hemen!
Yemeğini üzerine döker, takma dişi ağzından çıkar, dişi gıcırdar, burnu akar, idrarını kaçırır...
Gayri ihtiyari herşey olur!
Damadın, gelinin, oğlunun, kızının, torunların küçük bir sözü gücüne gider.
Üzülür, gözleri dolar, yutkunur!
İçine atar acısını, çaresizliğini!
Sessizce, ezilerek sofradan çekilir, usulca.
Baba niye kalktın, doymadın ki der, kızı, oğlu!
Doydum yavrum doydum, siz devam edin der. Der demesini de yüreği hüzünle dolmuştur dedenin!
Allah'ım beni niye görmüyon, benimde canımı al! der.
"Canının alınmasını Allah'tan istemek, yalvarmak" duaların en son noktası değilmidir?Ve o dede yine usulca kendini kapıdan dışarı atmanın hesabını yapar, inceden inceye, iç çeke çeke!
Ne desin!
Yavrum ezan vakti geliyor, ben yavaş yavaş dışarı çıkayım der, ve çıkar.
O dışarı çıkış yanan yüreğine soğuk su gibi gelir.
Ya Alipaşa Cami avlusuna ya da yeraltı çarşısı üzerine yada Taşhan üstü parka gider, oturur. Tanımasada selam verip oturur diğer yaşlının yanına.
Gündüzleri camidir, onların sığınacağı ısınacağı yer. Yüreğine ferahlık bulacağı yer.
Emeklilik maaşı olan bir nebze iyidir ötekilerden.
Gelininin, damadının ihtiyacı da varsa, maaş hatırına ilgilenirler yine.
Ya yoksa?
Yeryüzünün en sevimsizi, en istenmeyeni siz olursunuz.
Gençler!
Varacağımız yer İhtiyarlık Durağı.
Aman ha, parkta oturan yaşlıya, otobüsteki yaşlıya siz siz olun yer verin!
Eleştirmeyin!
O yaşlara gelecek bizlerde sınanacağız!
Hep beraber imtihan halindeyiz, son nefese kadar!
Tanıdığınız yaşlı varsa bir selam verin, sohbet edin, durumuna göre bir çay, bir çorba ikram edin.
Alipaşa, Eski valilik önünde zekat, fitre, sadaka parası toplayıp, uzak kıtalara, ülkelere kadar gönderiyor; vakıflar, dernekler...
Para topladığı yerin yanıbaşında, soğukta oturan yaşlıya "bir derdin, ihtiyacın varmı?" diye soran yok!
Kendi, yakın çevremizi, akrabımızı, komşumuzu nede çabuk unuttuk demi?
Kıtaları gören gözümüz, kalbimiz yakına kör oldu!
Neden?
Kalpteki haset varya haset!
Kalbide, gözüde, zihnide kör eden haset, fesatlık!_Dün Alipaşa Camii civarında vakıflarının da yeleklerini giymiş 5-6 bayan toplu halde , içinde 2 pidenin olduğu poşeti evlere bırakmak için kapı arıyorlardı.
Dikkatimi çekti.
Yapılan doğru, eleştirmiyorum.
Sade 2 pide, 25 lira.
Aynı vakfın bütçesini düşünemiyorum!
Son sözüm yöneticilere!
_Hava soğukta olsa, maaşı yetmeyen, iki çayın hesabını yapmak zorunda olan, lokantada bir tas çorba içemeyen, soğukta olsa parklarda oturan, yüreği yanan yaşlıların ahını, yürek yangınını sizde görün lütfen!

Tüm büyüklerimin ellerinden öpüyorum.
alıntı.

25/02/2024
Hüseyin Baradan, çekilin aradan!Giritli bir erkeği Selanikli bir kadınla İzmir’de buluşturan nedir, diye sorarsak, bunun...
05/01/2024

Hüseyin Baradan, çekilin aradan!

Giritli bir erkeği Selanikli bir kadınla İzmir’de buluşturan nedir, diye sorarsak, bunun tek bir cevabının olduğunu biliriz: 20. Yüzyılın başında ülkemizi ve bölgemizi ateş topuna çeviren Batılı ülkelerin yağma hevesi! Çocukluğumuzun dilimizden düşmeyen tekerlemesi ‘Hüseyin Baradan, çekilin aradan!’ı dünya sahnesine taşıyan güzel rastlantının temelinde de işte böyle bir acı hikâye yatar.

Yunan milliyetçilerinin ellerine geçirdikleri egemenlik alanlarında Türk nüfusun varlığını yok etmek için başvurdukları acımasız katliamlar, başta İzmir olmak üzere, Anadolu’ya büyük bir göç hareketine neden oldu. İşte, İzmir’de birbirlerini bulan Baradanaki’lerden İsmail Hakkı ile Selanikli Zeynep’i birleştiren, evlenmelerine vesile olan da, çektikleri onca acıdan sonra, yaşamlarını sürdürmek üzere İzmir’i ikinci yurt olarak seçmiş olmalarıydı.

6 çocuklu Baradan ailesinin 5. Çocuğu olarak dünyaya gelen Hüseyin Avni, önce ağabeyi, ünlü gazeteci Uğur Dündar’ın eşi Yasemin Baradan’ın dedesi ve “Yemeni Bağlamış Telli Başına” şarkısının bestekârı olarak bilinen Ali Ulvi’nin açtığı ‘Foto Baradan’da fotoğrafçı olarak pişmiş, sonra da İzmir’in yerel gazeteleri Ege Ekspres ve Demokrat İzmir’de, ardından Hürriyet İzmir bürosunda foto muhabirliği yapmıştı. Hem mesleğinde ve hem de çevresinde sevilen Hüseyin Baradan’ı sinema ile buluşturan rastlantı, bir öğle yemeğinde İzmir Kemeraltı’nda ünlü Şükran lokantasını seçmesi ile başlar.

Sinema ile buluşma
Kendisi de İzmirli olan yapımcı Necdet Bükey yapım maliyetlerini azaltmak için filmlerini kentte çekmektedir. Hüseyin Baradan’la 1958’de Şükran Lokantası’nda tanışmasının ardından, kentin en yakışıklı gazetecisi ‘Feleğin Sillesi’ adlı filmde aldığı küçük bir rolle sinema dünyasına adımını atar.

Ancak, Hüseyin Baradan’ı İstanbul ile asıl buluşmasını gerçekleştiren, Yeşilçam’ın gördüğü en zarif ve sanatsever yapımcısı, Güven Film şirketinin sahibi Yoakim Filmeridis’tir.

Filmeridis Hüseyin Baradan’ı bir mektupla İstanbul’a davet eder: “Sevgili Baradan’ım, Henüz Karşı karşıya gelip tanışmadığımız halde seni yıllardan beri tanıyor gibiyim. Oynadığın filmleri zevkle seyrediyor ve oyunculuktaki kabiliyetini takdir ediyorum. Yalnız İzmir’de olman Yeşilçam için bir kayıptır. Sana İstanbul’a gelmeni teklif ediyor ve teklifimi şöyle sıralıyorum. Firmam, Güven Film için senede 10 film garanti ediyor ve film başına 3000 (üç bin) TL. teklif ediyor ve firmanın filminin olmadığı zamanlarda başka firmalarda çalışmana müsaade edeceğimi bilmeni istiyorum. Cevabını en yakın zamanda bekler, karşılıklı oturmanın heyecanını şimdiden duyar, hasret be muhabbetle gözlerinden öper acele cevap beklerim.”

Hüseyin Baradan’ın rol aldığı ilk İstanbul filmi Dostluklar Yaşadıkça (1960), senaryoyu da yazan Semih Evin’in yönetmenliğinde, Fikret Hakan, Kadir Savun, Mümtaz Ener, Orhan Günşiray ve Atıf Kaptan gibi dönemin ‘as’ oyuncularının bir arada olduğu 3 ayrı hikâyenin iç içe anlatıldığı bir deneysel eserdi. Daha sonra birkaç filmde daha rol almış olsa da, bence Baradan’ın Yeşilçam ile ilişkisinin sonlandığı film 1977 yapımı Ölümsüz Şarkı’dır. Beklenen Şarkı adlı filmden uyarlanan Ölümsüz Şarkı’nın afişinde yılların ödüllü usta oyuncusu Fatma Girik’in ismi, o sıralar yeni parlayan şarkıcı Bülent Ersoy’un ve ‘çerez’ filmlerde erkek baş rol oyuncuların karşısında ‘eküri’ rollerle tanınan Gülşen Bubikoğlu’nun altına yazılır Bu durum, sinemanın daha sonra içinde düşeceği girdabın da habercisidir, bir bakıma!

Hüseyin Baradan kısa süre içinde İzmir’e dönme kararı alır. Cilalı İbo, Akasyalar Açarken, Şeytan Bunun Neresinde, Makber, Gurbet Kuşları, Atçalı Kel Mehmet, Keşanlı Ali Destanı, Gözleri Ömre Bedel, Ekmekçi Kadın, Haremde Dört Kadın, Bırakın Yaşayalım, Hacı Murat, Sarmaşık Gülleri, Köroğlu, İncili Çavuş, Aşktan Da Üstün gibi sinema tarihimizde silinmeyecek izler bırakan filmlerin de içinde olduğu tam 467 filmde oynayan ‘ülkenin en iyi kalpli kötü adam’ı, tası tarağı toplayarak geldiği kente geri döner. Yeniden İzmir’e yerleşmekle de kalmaz, 2001 yılına kadar hatır kırmadığı toplam 7 filmde görünse de, asıl mesleği gazeteciliğe de geri döner.
Baradan İzmir’e dönüyor
Hüseyin Baradan’ın İzmir’e dönüp, oyunculuk dışında ekmeğini kazanması bence üzerinde önemle durulması gereken bir konudur.

1977 yılında üretilen film sayısı 126’dır. Aynı şekilde, ‘78 yılında 130, ‘79’da 188’dir. Bu sayı ancak 1980 yılında dramatik bir şekilde düşer. Sadece 65 film çekilmiştir! Başka bir deyişle, Baradan’ın İzmir’e dönüşünü sektörün ticari bir krizi ile açıklamak mümkün değildir. Ancak, Yeşilçam’ın bir dönüşüm yaşadığı ve pek çok oyuncunun da bu durumdan etkilendiği bir gerçektir. Artık filmler Anadolu’nun vefakâr seyircinin beklentilerine uygun olarak, kavuşamayan aşıklar, yoksulluk ve küçük insanların büyük hayalleri üzerine çekilmemektedir.

Çekilen filmler için seçilen başlıklara bakmak dahi Yeşilçam’ın yaşadığı dönüşümü ve yeni seyirci kitlesini anlatmak için yeterlidir aslında: Ateş Parçası, Bazıları Cacık Sever, Çarli’nin Kelekleri, Fırçana Bayıldım Boyacı, İsmet Bu Ne Kısmet, Oooh Oh!, Çılgın Bakireler, Doyumsuzlar!

Hüseyin Baradan o günleri şöyle anlatır: “Kabahat acaba kimde idi? Sayıları bir elin parmakları kadar az olan senaryo yazarlarında mı? Ahmet’i Mehmet, Ayşe’yi Fatma yapıp aynı filmi ‘nasıl olsa yutarlar’ diye tekrar tekrar çeken sözde yapımcılarda mı? Sosyal içerikli bir sürü saçmalığa imza atan yönetmenlerde mi? İşte bunun cevabını halk, sevgili seyircilerimiz verecek ve elini yavaş yavaş Türk filmlerinden çekerek, saçma sapan, vurdulu kırdılı, şiddetten başka hiçbir foksiyonu olmayan kötü Amerikan filmlerine giderek bizi cezalandıracaklardı. Böyle de oldu.”

İzmir’e dönüş ve veda
Usta oyuncunun İzmir’e dönüşü sonrasında gazetecilik, animatörlük vs. gibi pek çok işe girip çıktığını ve son olarak büyük bir yapı kooperatifinin basın danışmanı olarak mesleki yaşamını noktaladığını biliyoruz. Hüseyin Baradan 30 Haziran 2004’te aramızdan ayrıldı.

İnsan olarak çevresinde büyük sevgi çemberi oluşturmuş, sinemada en sevilen kötü adam olmuş bu büyük ustanın şu sözleri ile bitirmek istiyorum: “Ben hiçbir zaman büyük bir sinema oyuncusu olduğum iddiasında olmadım bazı kişiler gibi. Benim tek özelliğim işime son derce saygılı oluşum, herkesle iyi geçinmem, hiç kapris yapmadan işim en iyi şekilde bitmesini sağlamak. İşte beni Hüseyin Baradan yapan, Türk sinemasında 400’e yakın filme imzamın atılmasının püf noktalarından biridir bu. Yoksa Ajda Pekkan’ın meşhur şarkısı gibi “Kimler Geldi Kimler Geçti” Beyoğlu’nun köhne Yeşilçam’ından.”

Ali Rıza ÖZKAN

Address

Manisa
Alasehir
45450

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when YILMAZ'ın Kahvesi posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Establishment

Send a message to YILMAZ'ın Kahvesi:

Share