19/08/2024
Atölyemin You Tube kanalının (https://youtube.com/-bv4te) açılışı için yaptığımız pilot iki bölümlü video bence birçok önemli “ilkleri” içeriyordu. Ama kişisel olarak en önemli kısmı, “göç/göçmen” temalı gözlemsel yazılarımda ortaya koyduğum bazı “hipotezleri” bir psikanalistin süzgecinden geçirebilmek, kamusallaştırmak ve kollektifleştirmekti.
Ne güzel tesadüftür ki, “Madımak Katliamı Hafıza merkezi” projesinin proje tasarımcılığını ve yaratıcı yönetmenliğini yaptığım süreçte İnci Hekimoğlu öncülüğünde projenin politik istinat duvarını (hala öyle) oluşturabilmek için bir dizi röportaj tasarlamıştık ve Şahap’la da böylece tanışmış olduk.
Sonuçta, sevgili İnci’nin moderatörlüğünde, içimize sinen bir atölye sohbetini kaydetmeyi başardık.
“Göçmenin Sonsuz Yolculuğu” başlığı ile kaydettiğimiz bu pilot çalışmada sevgili Şahap’ın bana son derece zihin açıcı gelen tespitlerinden biri de mealen şuydu: [Evet göçmen hiçleştirilir, ama şu an küresel sistem de herkesi bulunduğu yerde “göçmenleştiriyor” ve hiçleştiriyor.]
Sosyal medya bu etkinin önemli zeminlerinden birine dönüştü sanırım.
Bütün bu “hiçleştirilme çağında” hala kariyerizmleriyle yaşayan, 19 ve 20. Yüzyılın “kariyer inşası” “gerçekliğinin” anlamı kaldığını düşünenler, bu beklentilerini sosyal medyada karşılayabileceklerini düşünmeyi sürdürüyor.
Hiçleştirilmenin bir başka getirisi ise bence ahlakımızdan yüzleşmenin eksilmiş olması.
Yanıtını vermeye kalkışmayacağım. Bunun en verimli yanıtını ancak psiko-politik üzerine çalışanlar verebilir sanıyorum. Ama bütün yaşantım ve tarih bilgim, yüzleşme yoksa inandırıcılık da yok, diyor bana.
En bilinen örneklerden biri bizim mahallenin, Ermenilerle başlayan soykırımlar için toplumdan ve T.C. den yüzleşme talebi değil mi?
Peki, ilk bakışta bununla kıyaslanacak suçumuz yok gibi görünüyor ama bugün bütün diğer mahallelerin emekçileri bizden dün SSCB, (bugün hala) Çin ile yüzleşmemizi beklemiyor mu?
Son 50 yıllık mahalle tarihimizde hiç mi yüzleşmeye ihtiyacımız yok? Yalnızca kadınları bile dinlediğimizde suçlarımızın boyutu çok açık değil mi?
Böyle zamanlarda 80 öncesinden bir klişe geliyor hep aklıma: “birçok hatamız var ama esas olarak doğruyduk.”
Kim söylüyor bunu “bilimsel sosyalizm” hatta “bilim olarak sosyalizm” takipçileri?
Bu, bana dinlerden farklı gelmiyor nedense?
Bunu önce dinler binlerce yıl vaaz etti, son üç yüzyıldır da – soluyla sağıyla- siyaset vaaz ediyor.
Peki, “başka bir dünyayı” kendi pratiklerinde kanıtlama derdi olmayanların ruhbanlardan ne farkı kalır? “Ele verir talkını kendi yutar salkımı” değil mi bu?
Din, yalnızca bir fikriyat mıydı? Yoksa toplumun çimentosunu oluşturan bir habitat ve sosyo politik bir formasyon mu?
İkincisi doğruysa, gerçek bir kopuş olmadan nasıl alternatif olunur ki?
“Aaa ama Haluk şu an savaştayız, şehitlerimizin sayısı şu kadar, esirlerimizin sayısı bu kadar, bu fikirler ordu bozar.”
İyi de naçizane 60-80 sürecinde tam da bu cümleden hareketle kulağını bütün sorulara kapatıp, emirlere dikmiş bir neslin parçasıyım. Ki aynı suda da iki kez yıkanılmıyor.
60-90 süreci “devrimci romantizmimizin” kendi efsanelerini yarattığı bir dönemdi. Şimdi ise bütün efsanelerin yerini kültür endüstrisinin ürettiği “efsanelerin” aldığı bir dönem.
Madem sesli düşüncelerime sabrettiniz, şunu da iliştirmeden bitirmeyeyim. Yalnızca Türkiye’ye bile bakınca -ki bu genel bir trend bence- son iki yüz yıldır kullandığımız sözlüğü egemen sınıf çaldı.
Devrimci romantizm döneminde halkların vicdanı olanların sözlüğü kısmen eskidi (tıpkı Newton’un sözlüğünün eskimesi, yetersiz kalması gibi) kısmen de çalındı. Bunun da kekemeliğini yaşıyor gibiyiz sanki. Bu sesli düşüncelerle dolu metni kışkırtan, dostum Yavuz Ekinci ile sabah kahve sohbetimdir
(kurum kimliğimizi de sevgili ömer Menteş tasarladı.)
https://www.youtube.com/-bv4te
Biz göçmenler, arafta yaşıyoruz. Buradaki alacakaranlıkta varlıklarımız birçok nedenle netliklerini yitirir, silikleşir. Araf, “ülkesinde bir anlamı olan” herkesi “sen artık hiçbir şeysin” fısıltılarıyla kuşatır; vasatlaştırır, sıradanlaştırır. “Seni, arabası, ...