31/10/2025
Kimi ona patron dedi, kimi baba, ama herkes karşısında önünü ilikledi... İstanbul’un geceleri onun adımlarıyla ritim tuttu, Türk müziği onun masasında şekil aldı...
1932 yılında Erzurum’un İspir ilçesinde doğdu. Yoksulluğun koynunda büyüdü ama hayalleri, İspir’in dağlarından daha yüksekti. Henüz 13 yaşındayken cebinde birkaç kuruş, kalbinde İstanbul hayaliyle yola çıktı. Tepebaşı’nda bir gazinoda komi olarak başladı hayatına…
1946’da “Cumhuriyet Pavyonu”nda şefliğe yükseldiğinde sadece 14 yaşındaydı. Patronu Rum asıllı Emin Yeyman, onda farklı bir ışık gördü. Yıllar içinde baba-oğul gibi oldular.
Yıllar geçti, 1955’te Tepebaşı Gazinosu’nu, 1960’ta Taksim Maksim’i aldı. Ve sahne ışıkları o gün bugündür onun adını fısıldıyor: “Gazinocular Kralı.”
Zeki Müren’in o büyülü sesi, Behiye Aksoy’un platin saçları, Emel Sayın’ın zarafeti, Gönül Yazar’ın ihtişamı, Bülent Ersoy’un sahneye meydan okuyan sesi… Hepsi, onun elinde, Maksim’in ışıklı sahnesinde doğdu.
Bir patrondu, ama sanatçısına bazen baba bazen cellattı. Yeri geldi Zeki Müren’le sabahlara kadar kahkaha attı, yeri geldi Sezen Aksu’ya sahne disiplini dersi verdi. Kimi ondan korktu, kimi ona hayran oldu. Ama herkes, “O olmasaydı biz olmazdık.” dedi.
Maksim, Caddebostan, Bebek, Taşlık…
Bir dönemi değil, bir kültürü inşa etti. O mekânlar sadece eğlence yerleri değil, bir ülkenin sosyal aynasıydı. Sahnede aşk vardı, dram vardı, müzik vardı. Ve hepsinin arkasında Fahrettin Aslan’ın gölgesi…
26 Ekim 2005 sabahı, Anadoluhisarı’ndaki evinde sonsuzluğa yürüdü.
Bugün, aramızdan ayrılışının 20. yılı. Ama her mikrofon açıldığında, her sanatçı sahneye çıktığında, perdenin arkasında hâlâ onun gölgesi duruyor. Çünkü o, sadece bir “gazinocu” değil, bir çağın yapımcısıydı.