BUM

BUM Atölye // 01.09.2020

Evet şimdilik yalanların sonuna geldik 👀Yeni atölye duyuruları için bizi takip etmeye devam edin. Konsept geliştirme atö...
25/02/2021

Evet şimdilik yalanların sonuna geldik 👀
Yeni atölye duyuruları için bizi takip etmeye devam edin.

Konsept geliştirme atölyesi içinde bir oturum, kusursuz yalan üzerine oluyor. Katılımcılardan bizi inandıracağı bir hikaye ve bir fotoğrafı bir araya getirmesini istiyoruz. İlk atölyede üretilenlerden bir örnek. Kusursuz yalan ve fotoğraf: Gülay Baş

Dört Taş
İstasyonda trenden indikten sonra Filyos Nehrinin kıyısına kadar yürür, karşı kıyıya geçmek için sandala binerdik. Nehirdeki yolculuğumuz hiç konuşmadan, uzun bir sopayla sandalı yönlendiren adamı izleyerek geçerdi. Babaannemlerin yaşadığı bölge antik Tieion şehrinin kurulduğu alandaydı. Bazı evlerin bahçelerinde sütun parçaları, oymalı duvar kalıntıları görünüyordu.

Babaannem çok zayıftı, gülüşü çok güzeldi ama hiç ses çıkarmadan gülerdi, çok az konuşurdu. Bir gün büzgülü bir kesenin içinden çıkardığı dört taşı göstererek bunların ağrıları dindiren mucize taşlar olduğunu anlatmıştı. Kırık bir toprak kabın içinde bulmuş, yıkayıp değersiz taşlar olduğunu anladığında üzülmüş, ama yine de atmayıp mutfak çekmecelerinden birine koymuş. Bir süre sonra bilmem neden ısıtıp ağrıyan dizine koyduğunda ağrının tamamen
geçtiğini görmüş, dedemin üzerinde de denemişler, onun da ağrılarını dindirmiş. Onlar bu dünyadan göçeli uzun yıllar oldu. Taşlar bende. Nasıl oluyor da ağrıları dindirebiliyor sorusu değil
de benim kafamda sürekli dönen soru, bu taşın bir tanesi nereye gitti…

GülayBS

Konsept geliştirme atölyesi içinde bir oturum, kusursuz yalan üzerine oluyor. Katılımcılardan bizi inandıracağı bir hika...
24/02/2021

Konsept geliştirme atölyesi içinde bir oturum, kusursuz yalan üzerine oluyor. Katılımcılardan bizi inandıracağı bir hikaye ve bir fotoğrafı bir araya getirmesini istiyoruz. İlk atölyede üretilenlerden bir örnek. Kusursuz yalan ve fotoğraf: Ezgi Karaköse

-mavinin en koyu hali-

Annem avcundaki deniz suyuna üflemiş beni öyle doğmuşum ve hemen yere dökmüş sonra. Dalgalar alıp götürmüş derinlerine engin denizlerin.

Bir deniz kabuğunu ev yaptım kendime.
Zamansızlığın sonsuzluğunda, mavinin en koyu tonunda ne kadar süre olduğunu tayahhül edemediğim bir süre saklandım… Baraküdalar, mavi halkalı ahtapotlar, köpek balıkları,
deniz yılanları ve daha nicelerinden…
Kabuğumda korkuyla savrulmaya devam ederken bir gün bir anda aydınlandı çevrem. Sarı, içimi ısıtan bir sarıydı bu. Güneş gibi sıcak ve parlaktı.
İçimdeki merak öyle güçlüydü ki, kabuğumdan çıkıp aydınlığın kaynağını keşfetmeye karar verdim.
Gözlerim kamaşmıştı görünce, büyülenmiştim adeta…
Evet, bir ateş mercanıydı bu.
Yapraklarından sıyrılıp, çırılçıplak kalmış ağaç dalları gibiydi. Işıltısında karanlık denizin mavisini görebiliyordum.
Dokusunu hissetmek arzusuyla parmak uçlarımla hafifçe dokundum. Canım yandı.
Telaşla, hayal kırıklığı içinde kabuğuma geri döndüm.
Zaman kavramımın yoksunluğunda bu ucu bucağı olmayan karanlıkta çaresizce savrulmaya devam ettim…
Kabuğumdan ikinci kez çıkmaya karar verdiğim gün bir deniz yıldızına aşık oldum. Kan kırmızısı, asaleti kendinden menkul, kimseye zarar veremeyeceğini düşündüğüm bir güzelliği
vardı.
Hissetmek istedim. Bu sefer korkusuzca dokundum.
Derimdeki o acıyı hala unutamam. Soluğumu kesecek kadar yakmıştı tenimi…
Tam kabuğuma tekrar dönmek üzereyken, olduğum yerde kalakaldım. Deniz yıldızı paramparça olmuştu.
O mu bana zarar vermişti? Ben mi ona?
Bunu hiçbir zaman bilemedim.
İçimdeki bu kırgınlıkla bir daha hiç çıkmadım kabuğumdan.
Taa ki küçük bir çocuk, bir deniz kıyısında beni bulana dek.

17.12.20

Konsept geliştirme atölyesi içinde bir oturum, kusursuz yalan üzerine oluyor. Katılımcılardan bizi inandıracağı bir hika...
22/02/2021

Konsept geliştirme atölyesi içinde bir oturum, kusursuz yalan üzerine oluyor. Katılımcılardan bizi inandıracağı bir hikaye ve bir fotoğrafı bir araya getirmesini istiyoruz. İlk atölyede üretilenlerden bir örnek. Kusursuz yalan ve fotoğraf: Leyla Almufti

Kara Kış Bir Gün
Burası neresi? Burada olmamalıyım! Neredeyim? Olmam gereken yer burası değil! Altımdaki kumlu toprak soğuk, ıslak; yağan yağmur çıplak çalıların arasında dolaşan kedilerin kesif, yabanıl kokusunu keskinleştiriyor.

En son hatırladığım döne döne ışık saçtığım; evimde, odamda. Sıcak, sarı duvarlar neşemle aydınlanıyor, henüz bakir gözlerle gülücükler patlatan küçük bir insan küçücük eliyle bana uzanıyor. Onun için yaşıyorum, varlığımın anlamı o.

Üşüyorum. Korkuyorum. Soğuk ve yağmur içime işliyor; sol yanım yaralı, ölü kış toprağı sızıyor içime. Tepemde kargalar gaklıyor. Çöpler, çöpler, çöpler! Her yanımda ölmekte olan çöpler yığılı. Ben de onlardan biri miyim? Atılmış olma düşüncesine dayanamıyorum.

Kalın kara bulutların arasından cılız güneş hüzmeleri sızıyor, üzerime düşüyor. Tenim biraz ısınıyor, yaralarımdan içeri sızan su biraz kuruyor. İlerde, önümde, uzaktan gelen insan sesleri duyuyorum. Bekliyorum. Sesler yaklaşıyor. Bu terk edilmişlerin toprağından kurtulma umuduyla kendimi toparlamaya, güçsüz ışıktan olabildiğince yararlanmaya çalışıyorum.

Dikenli çalılıkların arasından bir insan beliriveriyor. Bana doğru yürüyor. Yere bakıyor, beni görmüyor, hiçbir şeyi görmüyor; gözlerinde kara bir perde var. Umutsuzca soluk güneşi yakalamaya çalışıyorum. Aniden duruyor. Şaşkınlıkla açılmış yüzünü dur durak bilmez bir gülümseme kaplıyor. Beni görüyor.

Konsept geliştirme atölyesi içinde bir oturum, kusursuz yalan üzerine oluyor. Katılımcılardan bizi inandıracağı bir hika...
21/02/2021

Konsept geliştirme atölyesi içinde bir oturum, kusursuz yalan üzerine oluyor. Katılımcılardan bizi inandıracağı bir hikaye ve bir fotoğrafı bir araya getirmesini istiyoruz. İlk atölyede üretilenlerden bir örnek. Kusursuz yalan ve fotoğraf: Volkan Tamusta

Time Machine

Yan odadan gelen hızlı ve aksansız İspanyolca ve dışarıdan gelen ezan sesinin tınısı birbirine karışınca bir anda irkildim. Başımı elimdeki kartlardan hafifçe doğrulttum. Gün batımının eğik ışığı klima serinliği altında şehri yukarıdan gören bu yedinci kat salonunun duvarlarını ve oyuncuların yüzlerini aydınlatıyordu. Yüzüme kendimi bile inandırmakta zorlandığım bir özgüven takındım. Önümde dilenci sadakası kadar kalmış son pulları sürerek rest dedim. Güneş ışığı sigara dumanı ve alaycı gülüşler altında son pullarım yeni sahipleri arasında bölüşüldü. Sandalyede huzursuzlukla kızgınlık arasında sabırsız birkaç dönüşten sonra hızlıca bir tam tur attım. El çabukluğuyla arkamdaki sehpada duran kameramı alıp dondurmacının yolunu tuttum. Malum kaybeden dondurma almaya gider kuralı vardı ve ben bu hafta dördüncü kez dondurmacıya giden yoldaydım. Aslında gideceğim yer değil de, gideceğim yol yüzünden bu kuralı seviyordum sanırım.

Eski şehrin surları dışına kurulmuş bu mahallenin ara sokaklarının, çıkmaz gibi görünen kestirmelerinin ve birbirine açılan avlulu pasajlarının arasından her seferinde yeni yollar keşfederek dondurmacıya ulaşmak eğlenceli bir oyundu. Bu oyun esnasında fotoğraf çekmek çay ocaklarındaki limonatalar arasında gurme turlar atmak vazgeçilmezlerdi. Sıcakta yedi kat inmeyi göze alamadığım için mecburen beni her seferinde derin bir klostrofobiye sürükleyen daracık asansöre bindim. Sol köşedeki açık olduğunu hiç görmediğim yüksek güvenlikli yeni kilisenin oradan sağa saptım. Bu dönüşle çok katlı binaları hemen atlattım. Osmanlı ve Rum ahalisinin mirası bahçeli evlerin arasından uzun hafız sokağına vardım. Caddeye bakan yüksek bir binanın arkasına kurulmuş Can Dostlar birahanesinin şimdilerde kullanılmayan Rum okulunun önüne attığı ahşap bira bankları arasından Büyük Han’a arka kapısından girdim. Üzeri camla kaplı yarı açık avlunun ortasında dizili dükkanlardan ilkine daldım. Demir dolabın kapağını kaldırdım. Eski içki şişelerine doldurulmuş su ve limonatalar arasında köşeye zulalanmış yarı beline kadar suya batık olan kırmızı kutulardan iki tane aldım. Hızlıca alt kat merdivenlerine yöneldim. Bodrum Ahmet’in eski dokuma fabrikasından düşürülmüş kesim tezgahı, dikiş makinesi ve makinanın başında Ahmet, her şey olağan görünüyordu. Yandaki kanepeye oturdum. Makinenin sesi kesilince Ahmet duyulmaya başladı. Kuşlardan, sırt ağrılarından, figüranlık yaptığı dizilerden bahsetti yine. Pasajlardaki çoğu esnafın ikinci üçüncü işleriydi çoğunlukla. Mesela çaycı Ekrem abinin fotoğraf stüdyosu vardı eskiden memleketinde. Beni her yakaladığında faydalı tüyolar verirdi kamera hakkında. Yine de bu izbe pasajda fotoğraf çekmeye çalıştığım için pek de ciddiye almazdı beni. Bodrum eski kumarhane aşçısıydı; yemekten balıktan ve içkiden anlardı. Kendisi pek iyi bir oyuncu olamasa da her türlü kağıt numarasını bilirdi. Tenekeyi yudumladıkça eski numaraları bir bir anlattı. Tekrar kendime geldiğimde bu kez elim floştu. Sanırım Ahmet’in tüyoları işe yaramıştı. Bütün oyuncuların pulları bir bir benim önüme birikiyordu. Kazandıklarıma karşılık sırt ağrılarını azaltan büro sandalyesini aldım Ahmet’e teşekkür için. Elimde sandalye klostrofobik asansöre bindim. Sokağa çıktım ne kilise vardı ne de eski evler. Her yer apartmanlarla dolmuştu. Hızla elimdeki tekerlekli sandalyeyi sürüyerek Büyük Han’a doğru gittim. Rum okulu da büyük han da yerinde değildi. Etraftakilere sorduğumda ne Ahmet’i ne de hanı hatırlayan çıkmadı. Bana da o günden yadigar döne döne hikayeler uydurduğum bir ofis sandalyesi kaldı hayalle gerçek arasında.

Konsept geliştirme atölyesi içinde bir oturum, kusursuz yalan üzerine oluyor. Katılımcılardan bizi inandıracağı bir hika...
17/02/2021

Konsept geliştirme atölyesi içinde bir oturum, kusursuz yalan üzerine oluyor. Katılımcılardan bizi inandıracağı bir hikaye ve bir fotoğrafı bir araya getirmesini istiyoruz. İlk atölyede üretilenlerden bir örnek. Kusursuz yalan ve fotoğraf: Serra Mübeccel Gültürk

97, 98, 99, 100, 101... Herkes en az 100 yapmıştır, 120 ye ulaşmaya çalışmam lazım...
- Hadi tamam süre dolduuu, herkes saysın kucağındakileri...
118... Yine ben kazandım.

Bahçedeki çamlar gökyüzünü delecek gibi görünüyordu bana küçücük boyumla. En sevdiğimiz oyunlardan biri; çam kozalaklarından dökülen kara kömür tozlu fıstıkları toplama yarışıydı. Sonra da onları etrafta bulduğumuz taşlarla kırar, keyifle yerdik. Şimdi de ne zaman iğne yapraklı çamlar görsem, altında kömür karası çam fıstıklarını arar dururum.

Çamların iğne yaprakları yerlere dökülür, toprağı görünmez kılardı. Onları üst üste yığarak alçak duvarlı korunaklar yapar, oyunlar oynardık. Ağaçlara çıkıp üstümüzü başımızı yırtmak, dalından ceviz, incir, dut, elma, armut, erik toplarken düşüp dizlerimizi yaralamak günlük yaşantımızın bir parçasıydı. Tarladan domates, bağdan üzüm yiyebilmek lüks değildi.

Yegane arkadaşlarım su deposu lojmanında oturan komşularımızın 3 çocuğuyla, epey uzaktan gelen bir kızdı. Çevrede bu lojman dışında gözün görebildiği bir başka ev daha yoktu. Her taraf sazlarla kaplıydı. Öylesine ıssızdı ki; korkudan verandanın merdivenlerinden bahçe kapısına kadar uzanan yolu koşarak geçerdim.

Bazen yakındaki koruluğa giderdik. Bir gün; yolunun oradan hangi nedenle geçtiğini bilmediğimiz ama neredeyse her gittiğimizde rastladığımız genç bir çocuğa aşkımızı ilan etmiştik. Evet, 3 kız birlikte... Aynı kişiye... O kadar kimse yoktu yani... Bu arada yaş ortalamamızın 8 civarı olduğunu belirtmeliyim.

Yan taraftaki su depoları toprağın altındaydı. Bu depolar iki küçük, bir tane de büyük dağ oluşturmuştu. Onlara tırmanıp, sonra koşarak aşağı inmek en büyük eğlencelerimizden biriydi. Bir gün yine böyle kendimi aşağı doğru salarak koşarken, hızımı alamayıp düşmüş, kolumu kırmıştım. Yıllar sonra oraya tekrar gittiğimde o dağların sadece küçük küçük tepeler olduğunu görmek çok da şaşırtıcı olmamıştı. Ama bulunduğu yeri tespit etmek çok zor olmuştu, çünkü çevre tanınmaz haldeydi.

O dönemde bahçeli müstakil evlere sahip aileler onlardan kurtulup birer apartman dairesinde oturmaya can atıyorlardı nedense... Bu heves, yüksek binaların yerden biter gibi hızla arttığı plansız şehirleşmenin tam olarak nedeni değilse de başlangıcıydı sanırım. Çocukluğumun geçtiği o ıssız yerlerin şimdilerde bu kentin en kalabalık bölgelerinden biri haline geldiğine inanmak zor.

Çocukken yazları geçirdiğim anneannemle dedeme ait köşk de aynı kaderi yaşamaya mahkumdu. Satılma kararını duyduğum zaman bütün gücümle karşı çıkmış, ama bu talihsiz sona engel olamamıştım. Ahşap evi ne de çabuk yıkmışlar, dev gibi fıstık çamlarını, daha çok bina sığdırabilmek için kesmişlerdi. Sadece verandanın merdivenleri kalmıştı; arkasındaki ev ve evin yıkıntıları dahi yoktu. Kötü bir rüya gibiydi. Merdivenler bir yere ulaşmıyor, son basamakta bitiyordu. Hiçliğe doğru uzanan o merdivenler unutulmaz bir imge olarak hala gözümün önündedir.

PS
Ben yalan bilmem, hayatımda hiç yalan söylemedim.
Bu öykü de yalan değil doğru. (İşte kusursuz yalan)
PPS
Ama fotoğraflar hiçbir zaman doğruyu söylemez.
12/2020

Konsept geliştirme atölyesi içinde bir oturum, kusursuz yalan üzerine oluyor. Katılımcılardan bizi inandıracağı bir hika...
12/02/2021

Konsept geliştirme atölyesi içinde bir oturum, kusursuz yalan üzerine oluyor. Katılımcılardan bizi inandıracağı bir hikaye ve bir fotoğrafı bir araya getirmesini istiyoruz. İlk atölyede üretilenlerden bir örnek. Kusursuz yalan ve fotoğraf: Songül Karakoç

Sabah dokuz, akşam altı, on, bazen ertesi sabah beş. Sabah uyanır, kahvaltıyı atlamadan, en rahat kıyafetlerimi giyip çoğu zaman hiçbir plan yapmadan, bazen de o gün kullanmak istediğim toplu taşıma türüne göre hareket ederim. Mesela metroda müzik mi dinlemek istiyorum ya da vapurun üst katında üşümek, o zaman metroyla Üsküdar’a inip Karaköy’e geçmek en güzeli. Evden çıkmadan aldığım tek karar geceyi dışarıda geçirip geçirmeyeceğim olur. Geceyi dışarıda geçirmeyi planlıyorsam yatağımı kesinlikle yanıma alırım. Yaz ayları olduğu için üstümü örtme ihtiyacı duymam. Sadece yatak yeterli olur. Bazen iki elimle kafamın üstünde, bazen koltukaltımda -uzun kollu olmanın avantajı- âdeta bir parçammış gibi taşırım. Kirlenmesinden de hiç endişe etmem. O günü geçireceğim yere vardığımda ise en yakın iskeleye ya da istasyon girişine üstünde bir notla bırakırım. Beni hiç hüsrana uğratmaz, akşam olup da almaya gittiğimde bıraktığım gibi bulurum. Yine iki elimle kafamın üstünde taşır -en rahat yöntem- yokuşlu bir sokak bulmaya çalışır ve yatağı yerleştiririm. Sırtüstü uzanır, ne sağa ne sola dönerim. Tahmini otuz derecelik bir açıyla geceyi geçiririm -böylesi en keyifli olanıdır-. Doğayla baş başa bir yerde değil, şehrin ortasında, kendime kaldırıma park edilen arabalar arasından yer bulduğum yokuşlu bir sokakta. Şanslı günümdeysem bir yatak da sokakta bulurum, evde dahi sahip olmadığım, beklenmedik bir rahatlıkta geçer gece. Sabaha karşı insanlar evlerinden çıkmadan kafamın üstünde taşıdığım yatakla birlikte genellikle aynı güzergâhtan eve dönerim. Fazla olan yatak yerinde kalır.

17.12.2020

Konsept geliştirme atölyesi içinde bir oturum, kusursuz yalan üzerine oluyor. Katılımcılardan bizi inandıracağı bir hika...
07/02/2021

Konsept geliştirme atölyesi içinde bir oturum, kusursuz yalan üzerine oluyor. Katılımcılardan bizi inandıracağı bir hikaye ve bir fotoğrafı bir araya getirmesini istiyoruz. İlk atölyede üretilenlerden bir örnek. Kusursuz yalan ve fotoğraf: İlknur Atalkın

“Başını öne eğme kızanım.” derdi babaannem.”Hep göğe bak ki dik durasın.” Ne zaman gökyüzüyle konuşsam onunla da konuşurum içimden, gülümseyiverir gibi gelir hatta bazen bir bulutun ardından.

Yağmurlu havalarda sadece, hiç bakasım gelmez gökyüzüne, kim güler ki kocaman bir griliğin, karanlığın içinden.

Ne yapar ne eder yine de bir yolunu bulurdu bana ulaşmanın, ben bakmazsam o iniverirdi bir su birikintisiyle yeryüzüne. İllaki hatırlatacaktı sözünü.

Başını öne eğme kızanım, hep göğe bak ki dik durasın!

Bu kez kuşları göndermiş bak. Yere de baksam kuşları göreyim istemiştir eminim. Yok zeytin dalını o göndermemiştir. Unut demişti o günü, unut! Unutmadım babaanne. Kuşlardan önce onu gördüm bu sabah. Önce yıllar öncesinden senin bahçendeki o zeytin ağacını, sonra en kalın dalında sallanan annemi gördüm. Unutmadım babaanne.

Her bayram olduğu gibi neşeyle başlamıştı o sabah. Ya da buraya gelince, babaannemin evine gelince hep bayram gibiydi.. Annem ağlamazdı akşamları. “Arifeden gidelim köye.” dediyse babam, bayram o dakikadan başlardı. Öksüzlüğünü yetimliğini unutur, babam değil de annem babanemin yavrusu olurdu sanki. Babam anasından çekinir, hiç el kaldıramazdı anneme bu evde. Annemin ağlamasını duymadan dalardım uykuya, arifeden geldiğimiz bayram sabahlarından önce.

Köy evinde uyanmanın en güzel kokusu komşu tarladan gelen tezek kokusu, en güzel sesi gün ağarmadan ötmeye başlayan horozların sesiydi. Bütün gece yağan yağmurla bir de toprak kokusu eklenmişti bu kez. Hava hala karanlıktı, heyecandan daha fazla uyuyamamıştım. Uyanır uyanmaz önce başucumdaki bayramlık elbisemi okşamış sonra bahçeye fırlamıştım. Kesin hayvan damından bozma mutfakta ekmek pişiyordun kocaman saç ocakta. Az sonra tezek kokusuna karışacaktı ekmeğin kokusu. Hep öyle olurdu. “Ammaaan! Uyanmış mı kuzum benim “ diye yaygarayı basacak, “Hadi git bakalım kendi yumurtanı kendin al tavukların altından” diyecektin.

Yoktun damda. Horozlar da ötmüyordu bu sabah. Bahçeyi çapalıyor olmalıydın o halde. Henüz erken diye başlamamıştın ekmek yapmaya. Sundurmadan arka bahçeye açılan tahta kapıyı araladığım an önce ayaklarını gördüm. Bu saatte salıncak mı yapmıştı annem zeytin ağacına? Geceliği uçuşuyordu rüzgarda, eteklerinde çamurlu yağmur damlaları. Yüzüne bakamadım. Oyun saati değildi. Ne işi vardı salıncakta bu saatte. Seni bulmak için tekrar eve döndüm.

Babamın kesik kesik hıçkırıkları duydum önce, senin dizlerine vuran ellerinin sesini sonra. Buz gibi sesin en son duyuldu.

“Sus!” dedin babama.” Sensin sebep.Tıynetsizin dölü! Evladım değilsin bundan gayrı!” Kızanımı da komam yanına, burada benimle büyüyecek.”

Konsept geliştirme atölyesi içinde bir oturum, kusursuz yalan üzerine oluyor. Katılımcılardan bizi inandıracağı bir hika...
05/02/2021

Konsept geliştirme atölyesi içinde bir oturum, kusursuz yalan üzerine oluyor. Katılımcılardan bizi inandıracağı bir hikaye ve bir fotoğrafı bir araya getirmesini istiyoruz. İlk atölyede üretilenlerden bir örnek. Kusursuz yalan ve fotoğraf: Vanda Kandiyoti Salom

Rafta kitapların önünde duran irili ufaklı minik süslerin her birinin bir hikayesi var. Özdemir Asaf şiirlerinin önünde duran gümüş şarap tadım tasını Paris’te bir bitpazarından almıştım. Avni Lifij’in poşadlarının önündeki bembeyaz seramik tekneyi ve yine üzerinde yelkenliler olan ahşap resmi ise Midilli’den…

Unutulmayacak bir tatil planlamıştım… Nefes almadan geçirdiğim koca bir kıştan sonra fazlasıyla hak etmiştim Midilli adasının daracık yollarında kaybolmayı, rüya gibi sahillerini gezmeyi, dost canlısı ada halkı ile sohbetin belini kırmayı…

Adadaki ikinci günümde, orada kiraladığım arabayla denize girecek, kitabımın sayfalarında kendimi kaybederken belki de biraz karakterin kimliğine bürüneceğim şöyle sakince bir yer arıyordum. Otelin bulunduğu koydan 10 dakika ileride şirin bir sahil kahvesine rastlayınca tam aradığım huzuru bulduğuma karar verip kliması pek de şahane çalışmayan arabamdan indim. Henüz boş olan masalardan birine yerleşmek üzere kahveye doğru ilerlemeye başlamıştım ki birden üzerime hücum eden arılardan şaşalamış vaziyette çantamdan apar topar çıkarttığım havlumu yüzüme siper ederek gerisin geriye arabaya dar atmıştım kendimi. Tabii ki arılarla beraber… O anda kaçma refleksinin bana verdiği güçle arabanın camlarını açarak motoru nasıl çalıştırdığımı ve halen üzerimde bulunan havluyla önümü zar zor görerek dar yollarda hızla ilerlediğimi hayal meyal hatırlıyorum. Ancak sonuncu vızıltı da kesilince, arabada hiçbir arı kalmadığına ikna olmuş ve rahat bir nefes alabilmiştim.

Tadım biraz kaçmış olarak o yaz sıcağında arılar tarafından ikinci defa saldırıya uğramayacağım bir yer aramaya başlamıştım. Denize girme isteğim sönmüştü. Bu defa direksiyonu yükseklere yönelttim. Az sonra sakin bir dağ köyündeydim. Meydanda köyün kahvesini görünce burada soluklanabileceğimi düşündüm. Daha çok köyün yaşlı delikanlılarının oluşturduğu kalabalık arasından geçerek boş bir masaya yerleştim. Bir an için sohbetlerine ara verip yeni gelen misafiri süzen kahve ahalisi minik ve yorgun selamımı alıp tekrar kendi dünyalarına daldılar. Ne içeceğimi soran garsona buzlu kahvemi ısmarladıktan sonra artık iyice kendi alemlerine dalan diğer masa sakinlerini incelemeye başlamıştım. Tenleri yanmaktan iyice koyulmuş ve buruşmuş bu koca adamların sanki bir Güney Amerikan kasabasındaymışçasına tembelce sırtlarını dayadıkları sandalyelerinden kalkarak biraz sonra belki de önlerindeki toz bulutuna hafiften tekme atarak ilerlediklerini hayal etmiştim. Ne de olsa çocukluğum vahşi batı filmleri izleyerek geçmişti.

Kitabıma dalmış, kahvemi yudumlarken bir an kitaptan kaldırdığım gözlerim hemen yanımdaki masada sessizce oturan ve köy halkına hiç benzemeyen orta yaşlarda, esmer saçları şakaklarından belli belirsiz açılmaya başlamış bir adama takıldı. Yüzünde pek ciddi bir ifade vardı. Sanki dünya umurunda değil gibi bir hali vardı. Su içiyordu. İngilizce, yiyecek bir şey olup olmadığını sordu garsona. Biraz sonra gelen tosttan bir ısırık alarak tabağına geri bıraktığını dün gibi hatırlıyorum. Ellerinin hafifçe titrediğini fark edince yanımda taşıdığım kolonyayı uzattım. Sonradan adının Mustafa olduğunu öğrendiğim adam, Iraklı bir doktordu. Savaşla beraber annesini, babasını, kardeşlerini bütün tanıdıklarını geride bırakarak memleketinden kaçmak zorunda kalmıştı. Kaçmasa öldürülebilirdi. Türkiye üzerinden, bembeyaz eskimiş bir botla Midilli’ye gelen mültecilerden biriydi. Nedense botun beyazlığını unutamamıştı… Belki de Ege’nin mavi sularında geleceğine doğru ilerlerken ona bir kabusta olduğunu unutturan yegane görüntü, beyaz aşınmış botun maviye çarpa çarpa ilerlerken çıkardığı beyaz köpüklerdi… Hatırlaması bundandı. Midilli’de onu yıllar önce Almanya’ya yerleşen kuzeni karşılamıştı. Birlikte Münih’e gideceklerdi. Orada yeni bir hayat kurmayı deneyecekti. 16 yaşından beri tanıdığı ve evlilik hayalleri kurduğu hayatının aşkını mide kanserinden yeni kaybetmişti. Ailesini ve diğer sevdiklerini bir daha ne zaman görebileceğini hiç bilmiyordu.

O an Midilli’de o dağ köyünde her şey susmuş sadece onun sesi duyuluyordu. İçimden, bir çırpıda zamanı geri döndürmek ve Mustafa’ya ailesini, sevdiğini geri vermek gelmişti ama tek yapabildiğim ona kolonya ikram etmek ve bundan sonrası için şans dilemek olmuştu. Biraz sonra onu almaya gelen kuzeni ile birlikte yanımdan ayrılan Mustafa’nın arkasından bakakalmıştım.

Yolun açık olsun Doktor.
13.12.2020

Konsept geliştirme atölyesi içinde bir oturum, kusursuz yalan üzerine oluyor. Katılımcılardan bizi inandıracağı bir hika...
31/01/2021

Konsept geliştirme atölyesi içinde bir oturum, kusursuz yalan üzerine oluyor. Katılımcılardan bizi inandıracağı bir hikaye ve bir fotoğrafı bir araya getirmesini istiyoruz. İlk atölyede üretilenlerden bir örnek.
Kusursuz yalan ve fotoğraf: Gülay Baş

ZOR CÜMLE
Bir köpeğim olsa arkadaş olur diye düşündüm, aldım da. İlk günden başladı sürekli havlamaya, bir türlü susturamıyorum. Yiyecek veriyorum, su veriyorum, televizyonu açıyorum, pencereden baktırıyorum yok, hav hav da hav hav. Komşular toplanıp şikayet etmişler, böyle giderse atarlarmış apartmandan falan. Köpeğimi değişmem komşuların tümünü verseler de, taşınmak çok zor. Anlatıyorum köpeğe ama anlamıyor.

Yine yüzüme yüzüme havladığı bir gün bir şey farkettim. Ağzını kapatıp başını aşağıya doğru indirdiği birkaç saniye içinde sanki ağzında bazı kelimeler yuvarlıyor. Ama anlayamıyorum. Kaydettim, izliyorum, yavaşlatıyorum, tekrar izliyorum derken farkettim ki ‘’hav hav hav ar yu’’ hav ar yu?? Ay em fayn diye bağırdım, sustu. Saatlerce havlamadı. Meraktan çatlayacak gibi oldum, bütün derdi bu muymuş, bundan sonra ne olacak diye. Derken akşamüstü yine başladı havlamaya. Ay em fayn diyorum, bana mısın demiyor. Tekrar kaydettim, izledim: ‘’Hav hav hav old ar yu’’ Fortivan dedim, bat dont tel enibadi. Gülümsedi ya da bana öyle geldi.
Zamanla öyle alıştık ki birbirimize, o biraz daha yavaş söylüyor, ben daha hızlı anlıyorum, artık kaydedip dinlemeden anlaşıyoruz. Derken bir şikayet daha. Komşular, bütün gün köpekle konuşuyor hem de İngilizce, korkuyoruz demişler. Öfkelendim, olaylar büyüdü. Eve bazı yetkili metkili birileri geldi. İnceleme sonucunda apır intemediyıt çıktım, köpek edvans. Ha bir de ruhum hastalanmış. Anladık ki yollarımız ayrılacak köpekle. ‘’Hav hav how dare they interfere our lives’’ dedi, sit dog dedim. Apır intemedıyıt ben için çok zor cümleydi çünkü…

Biraz haber verelim. Sanmayın ki boş duruyoruz. Tadına doyamayıp ikinci kez konsept geliştirme atölyesine başladık. ...
28/01/2021

Biraz haber verelim.
Sanmayın ki boş duruyoruz. Tadına doyamayıp ikinci kez konsept geliştirme atölyesine başladık. Tartışmalarıyla zihnimizi açan tüm ekibe çok teşekkürler 🌷🌼🌻

Önümüzde portre aydınlatma üzerine yapacağımız iki atölyenin kontenjanları doldu. İlginiz için minnettarız. Yeni haberler veriririz yine yakında bakarsınız.

Day 2 // Discussion 1Ebru Yetiskin, Bager Akbay (NO) Future institution December 15-17 2020, Istanbul
18/01/2021

Day 2 // Discussion 1
Ebru Yetiskin, Bager Akbay

(NO) Future institution
December 15-17 2020, Istanbul

Day 2 // Discussion 1(NO) Future institution December 15-17 2020, Istanbul The international seminar focuses on the paradoxical situation cultural institutio...

Address

Bostancı Mahallesi Yalıyolu Sokak. Telatar Apt. 49 A/B Bostancı/Kadıköy/
Istanbul
34744

Telephone

+902163728338

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when BUM posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Establishment

Send a message to BUM:

Share

Category