17/02/2021
Konsept geliştirme atölyesi içinde bir oturum, kusursuz yalan üzerine oluyor. Katılımcılardan bizi inandıracağı bir hikaye ve bir fotoğrafı bir araya getirmesini istiyoruz. İlk atölyede üretilenlerden bir örnek. Kusursuz yalan ve fotoğraf: Serra Mübeccel Gültürk
97, 98, 99, 100, 101... Herkes en az 100 yapmıştır, 120 ye ulaşmaya çalışmam lazım...
- Hadi tamam süre dolduuu, herkes saysın kucağındakileri...
118... Yine ben kazandım.
Bahçedeki çamlar gökyüzünü delecek gibi görünüyordu bana küçücük boyumla. En sevdiğimiz oyunlardan biri; çam kozalaklarından dökülen kara kömür tozlu fıstıkları toplama yarışıydı. Sonra da onları etrafta bulduğumuz taşlarla kırar, keyifle yerdik. Şimdi de ne zaman iğne yapraklı çamlar görsem, altında kömür karası çam fıstıklarını arar dururum.
Çamların iğne yaprakları yerlere dökülür, toprağı görünmez kılardı. Onları üst üste yığarak alçak duvarlı korunaklar yapar, oyunlar oynardık. Ağaçlara çıkıp üstümüzü başımızı yırtmak, dalından ceviz, incir, dut, elma, armut, erik toplarken düşüp dizlerimizi yaralamak günlük yaşantımızın bir parçasıydı. Tarladan domates, bağdan üzüm yiyebilmek lüks değildi.
Yegane arkadaşlarım su deposu lojmanında oturan komşularımızın 3 çocuğuyla, epey uzaktan gelen bir kızdı. Çevrede bu lojman dışında gözün görebildiği bir başka ev daha yoktu. Her taraf sazlarla kaplıydı. Öylesine ıssızdı ki; korkudan verandanın merdivenlerinden bahçe kapısına kadar uzanan yolu koşarak geçerdim.
Bazen yakındaki koruluğa giderdik. Bir gün; yolunun oradan hangi nedenle geçtiğini bilmediğimiz ama neredeyse her gittiğimizde rastladığımız genç bir çocuğa aşkımızı ilan etmiştik. Evet, 3 kız birlikte... Aynı kişiye... O kadar kimse yoktu yani... Bu arada yaş ortalamamızın 8 civarı olduğunu belirtmeliyim.
Yan taraftaki su depoları toprağın altındaydı. Bu depolar iki küçük, bir tane de büyük dağ oluşturmuştu. Onlara tırmanıp, sonra koşarak aşağı inmek en büyük eğlencelerimizden biriydi. Bir gün yine böyle kendimi aşağı doğru salarak koşarken, hızımı alamayıp düşmüş, kolumu kırmıştım. Yıllar sonra oraya tekrar gittiğimde o dağların sadece küçük küçük tepeler olduğunu görmek çok da şaşırtıcı olmamıştı. Ama bulunduğu yeri tespit etmek çok zor olmuştu, çünkü çevre tanınmaz haldeydi.
O dönemde bahçeli müstakil evlere sahip aileler onlardan kurtulup birer apartman dairesinde oturmaya can atıyorlardı nedense... Bu heves, yüksek binaların yerden biter gibi hızla arttığı plansız şehirleşmenin tam olarak nedeni değilse de başlangıcıydı sanırım. Çocukluğumun geçtiği o ıssız yerlerin şimdilerde bu kentin en kalabalık bölgelerinden biri haline geldiğine inanmak zor.
Çocukken yazları geçirdiğim anneannemle dedeme ait köşk de aynı kaderi yaşamaya mahkumdu. Satılma kararını duyduğum zaman bütün gücümle karşı çıkmış, ama bu talihsiz sona engel olamamıştım. Ahşap evi ne de çabuk yıkmışlar, dev gibi fıstık çamlarını, daha çok bina sığdırabilmek için kesmişlerdi. Sadece verandanın merdivenleri kalmıştı; arkasındaki ev ve evin yıkıntıları dahi yoktu. Kötü bir rüya gibiydi. Merdivenler bir yere ulaşmıyor, son basamakta bitiyordu. Hiçliğe doğru uzanan o merdivenler unutulmaz bir imge olarak hala gözümün önündedir.
PS
Ben yalan bilmem, hayatımda hiç yalan söylemedim.
Bu öykü de yalan değil doğru. (İşte kusursuz yalan)
PPS
Ama fotoğraflar hiçbir zaman doğruyu söylemez.
12/2020