M. Rifat Ulusoy

M. Rifat Ulusoy Contact information, map and directions, contact form, opening hours, services, ratings, photos, videos and announcements from M. Rifat Ulusoy, Art, Çukurova Üniversitesi, Adana.

31/07/2026

HAZİRANDA GEL DEMİŞTİN

Haziranda gel demiştin.
Kiraz zamanıydı.
Geldim!
Zaman dedikleri o deli çayın sularında,
Sövdüm, yundum, arındım.
Avuçlarımda katıksız bir hasret,
Dudaklarımda bıyıklarımı yakan özlem...
Saçlarımın her bir teline
Bir kavgayı, bir sevda sözünü takıp da geldim.
Yaşama dair ne varsa,
Umut, keder ve puşt acılar dâhil,
Hepsini yüreğime ektim de
Vardım kapına.
Limon sarıdır, kiraz kan kırmızı.
Biri dilde zehir,
Biri gönülde sarhoş...
O dilinin güzelliği ki
Başımın tacı, ömrümün kavgasıdır.
Tuttum yârin elinden!
Yaz dediğin sıcak ve hep kanayan bir yara,
Sonbahar hüzünlü, sonbahar ağlamaklı...
İlişmeyin ulan bu bahar bana!
İlişmeyin!
Ben ki yağmurlarla geldim,
Bu nankör sıcaklarda çeker giderim...
Limoni bir yaşam bizimkisi.
Biraz çorbanın tuzu,
Biraz kavganın barut kokusu...
Nar bakışlım,
Çoğul gülenim benim!
Bilirsin hani “İçi seni yakar, dışı beni...”
Temmuzlar da geçer demiştim,
Bak, geçti işte.
Zaman denilen bu acımasız bozkırın
Ufuk çizgisinde,
Yitip gitmekte anılar...
31.07.2026MRU

01/07/2026

Bu memlekette anasız büyüyen çocuklar
Çok çabuk yaşlanır
Babasız büyüyen çocuklar ise hiç büyümez
Hep çocuk kalırlar.

Anasız Büyümek
Türk kültüründe anne, sadece biyolojik bir varlık değil; evin dirliği, şefkatin merkezi, gündelik yaşamın idamesi ve en önemlisi "duygusal güvenliğin" kalesidir. "Ana gibi yar olmaz" veya "Yuvayı dişi kuş yapar" gibi atasözleri, annenin Türk ailesindeki kurucu ve birleştirici rolünü perçinler.
Türkiye gerçeğinde, bir çocuğun annesiz kalması (ölüm, boşanma veya terk edilme yoluyla), evdeki tüm o görünmez ama hayati düzenin birden yıkılması anlamına gelir. Özellikle kırsal kesimde veya geleneksel Anadolu ailelerinde, annesiz kalan en büyük çocuk (çoğunlukla kız çocukları), küçük yaşta "evin annesi" rolünü üstlenmek zorunda kalır. Kardeşlerine bakar, yemek yapar, evi çevirir. Bu durum, psikolojide “ebeveynleştirilmiş çocuk” olarak tanımlanmaktadır. Çocuk, akranları gibi sokakta oynayacağı, hata yapacağı, şımaracağı yaşta, hayatın en katı gerçeğiyle ve ev içi sorumluluklarla baş başa bırakılmıştır.
Türkiye’de erkek çocukları için anne, koşulsuz sevginin, şefkatin ve duygusal sığınağın tek adresidir. Annesiz büyüyen kız çocukları gibi, erkek çocuklar da bu erken büyüme ve yaşlanma sancısını en derinden hissedenlerdendir. Geleneksel Türk toplumunda erkeğe yüklenen "güçlü olma" ve "duygularını belli etmeme (saklama)" baskısı, annesiz kalan bir erkek çocuğun ruhundaki o erken yaşlanmayı daha da sessiz ve derin kılar. Yani, "Annesiz büyüyen erkek çocuk, gözyaşını içine akıtıp erkenden 'evin adamı' olan, çocukluğu göğsünde bir sır gibi ihtiyarlaşan çocuktur." Erkek çocuk annesiz kaldığında, şımaracağı kucağı kaybedip düştüğü topraktan tek başına kalkmak zorunda kalır; dizi kanayan bir çocukken, ruhu nasır tutmuş bir adama dönüşerek erkenden yaşlanır.
Toplumun ondan beklediği "Erkekler ağlamaz" ya da "Artık sen bu evin direğisin/adamısın" baskısıyla, acısını yaşayamadan erkenden bir yetişkin maskesi takar. Çocukluğun getirdiği o doğal neşeyi ve saflığı yaşayamadan, hayatın sert yüzüyle baş başa kalır. İçindeki o küçük çocuk hiç teselli edilmediği için, dışarıdan ne kadar güçlü ve olgun görünürse görünsün, ruhu erkenden yorulur ve yaşlanır.
Annesiz büyüyen çocuğun "çabuk yaşlanması", yüzündeki çizgilerden ziyade ruhundaki olgunluk, gözlerindeki o hüzünlü ciddiyet ve çocukluğunu hiç yaşayamamış olmanın getirdiği o ağır erkenciliktir.
Babasız Büyümek
Türk toplumsal yapısında baba figürü (disiplin ve mesafe), "otoriteyi", "dünyayla kurulan bağı", "sınırları" ve "toplumsal korumayı" simgeler. Baba, arkada duran koca bir dağ, dış dünyaya karşı koruyan bir kalkan ve çocuğun bireyselleşirken sırtını dayadığı en büyük dayanaktır. Geleneksel Türk ailesinde çocuk, dış dünyaya adım atarken babanın onayına, rehberliğine ve koruyuculuğuna ihtiyaç duyar. Babasız büyüyen (babanın kaybı, gurbette olması, boşanma ya da babanın evde olmasına rağmen "duygusal yokluğu" ile büyüyen) bir çocuğun "hiç büyümemesi" ve "hep çocuk kalması" olgusunu doğurmaktadır.
Annesinin kucağında babasız büyüyen çocuk, Türkiye’deki toplumsal şefkat ve "yetim/öksüz" hassasiyeti nedeniyle çoğunlukla aşırı korumacı bir çember içine alınır. Anne, eşinin yokluğunu hissettirmemek için çocuğu adeta dünyadan sakınır. Bu aşırı korumacılık, çocuğun kendi ayakları üzerinde durmasını, risk almasını ve dolayısıyla "büyümesini" geciktirir. Baba, çocuğun kuralları öğrendiği ve dış dünyayla mücadele ettiği alandır. Baba figüründen mahrum kalan çocuk, yetişkin bir birey olduğunda bile toplumda sürekli bir "baba figürü", bir onay mekanizması arar. İçindeki o "yetim çocuk", babasının takdirini alamadığı için o eşiği bir türlü geçemez; büyüme sancısını tamamlayamaz. Kendini dünyaya ispat etmek isteyen, hep bir yanı eksik ve çocuksu bir kırılganlığa sahip bir yetişkine dönüşür.
Bugünün Türkiye’sine baktığımızda, bu sözün izdüşümleri modernleşen kent hayatında da biçim değiştirerek devam etmektedir. Eski dönemlerde babasızlık sadece ölüm veya ayrılıkla ilişkilendirilirken, günümüz Türkiye’sinde "ekonomik mücadele ve yoğun iş temposu" nedeniyle evde fiziksel olarak var ama ruhen yok olan babaların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Akşam eve yorgun gelen, çocuğuyla bağ kuramayan baba, aslında çocuğu yine o "babasızlık" sarmalına itebilmektedir. Aynı şekilde, çalışan annelerin sayısının artması ve hayat pahalılığı nedeniyle çocukların erken yaşta kreşlere, bakıcılara emanet edilmesi ya da kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalmaları, modern kentlerde de "çabuk yaşlanan, çocukluğunu ıskalayan" çocuk profilleri yaratmaktadır.
Sonuç olarak bu kadim deyiş, Türkiye gerçeğinde turnusol kâğıdı gibidir. Anne, çocuğun iç dünyasını, merhametini ve köklerini inşa eder; baba ise dış dünyasını, gücünü ve dallarını oluşturur.
Annesizlik, köksüz kalma hissiyle çocuğu erkenden fırtınalara göğüs germeye zorlayıp yaşlandırırken; babasızlık, bir dalın göğe doğru özgürce uzanmasını, yani büyümesini engeller. Türkiye’nin toplumsal hafızası bize net bir şekilde fısıldar ki; sağlıklı, dengeli ve geleceğe güvenle bakan nesiller için şefkatin (anne) ve güvenin (baba) çocuğun hayatında esirgenmeden, bir arada var olmasıdır.

30/06/2026

Kültürel Koşullanmalar, Evrimsel Tercihler ve İnsanın İnsan Olma Sancısı

İranlı keman virtüözü Farid Farjad’ın hafızalara kazınan bir sözü vardır: "Kadın, hayattaki en mükemmel enstrümandır, ama ne yazık ki her erkek nota bilmez." İlk duyulduğumuzda kulağa oldukça estetik, hatta naif ve feminen gelen bu söylem, derinlemesine düşünülüp felsefi bir süzgeçten geçirildiğinde ciddi ontolojik ve kültürel soruları beraberinde getirdiği aşikârdır. Peki, bu “mükemmelik” neye göre, kime göre ve hangi coğrafyanın kabullerine göre biçimlenen bir kusursuzluktur?
Eğer kadını bir enstrüman, erkeği ise bir icracı olarak konumlandırırsak, varoluşta dengesiz bir ilişki kurmuş oluruz. Peki ya o enstrümanın akordu bozuksa? Ya notalar yanlış ezgilerle, detone bir biçimde dökülüyorsa dışarıya? İlk söylem kadın ruhunu okşayan romantik bir algı yaratırken, bu karşı argüman da bir o kadar maskülen ve suçlayıcı durabilir. Gerçek şu ki, her iki söylem de insan ilişkilerinin karmaşıklığını indirgeyen, ilk bakışta kulağa hoş gelen birer retorikten ibarettir. Ne kadın keşfedilmeyi bekleyen pasif bir sanat nesnesidir ne de erkek onun üzerinde mutlak bir kontrol sahibi olan maestro…
Meseleye kültürün dar pencerelerinden sıyrılıp, canlıların evrimsel tarihi ve biyolojik gerçeklikleri açısından baktığımızda sorular daha da çetrefilli bir hal alır. Canlılığın erken evrelerinde, bir dişi bireyin evrimsel süreçte erkek bireyin oluşumuna "alan açması" ya da onu seçmesi, tabiri caizse kendi başına bir bela alması olarak yorumlanabilir mi? Biyolojik yatırım açısından bakıldığında, dişi her zaman daha fazla enerji, zaman ve kaynak harcayan taraftır.
Öte yandan, insanın evrimi sürecinde haploid (tek takımlı) bir yaşam döngüsü yerine, diploid (2n kromozomlu) yumurta ile çoğalmanın ve eşeyli üremenin seçilmesi, belki de her iki cinsiyet için de bitmek bilmeyen bir çatışmanın başlangıcı olmuştur. Genetik çeşitlilik ve adaptasyon yeteneği sağlayan bu evrimsel mekanizma, ironik bir şekilde iki farklı eşeyin hayatta kalma stratejilerini karşı karşıya getirmiş, insan özelinde ise bu durum varoluşsal bir yabancılaşmaya dönüşmüştür.
Bu biyolojik çatışmaya bir de beslenme stratejileri eklenir. Omnivor (hem etçil hem otçul) bir beslenme tarzını benimseyen insanın hayatta kalmak adına verdiği mücadele, bugünün etik ve entelektüel bakış açısıyla değerlendirildiğinde oldukça zalimcedir. Doğal seçilim, hayatta kalmayı başaranlar ve soyunu sürdürenler için şüphesiz en "doğru" olanı yapmıştır; çünkü doğanın ahlakı yoktur, yalnızca işlevselliği vardır. Ancak insanı diğer tüm canlı türlerinden ayıran temel trajedi tam da burada başlar: İnsanın temel sorunu, kadın ya da erkek olmanın ötesinde, "insan olabilme" olgusunda ve bilincinde yatmaktadır. Doğal seçilimin kör mekanizmalarıyla hayatta kalan bu omnivor canlı, kazandığı bilinçle birlikte kendi vahşetiyle yüzleşmek ve "insanlaşmak" zorundadır.
Kültürün yapaylığı ve evrimin amansız mücadelesi arasında sıkışıp kalmışken, bazen doğanın kendisi bize ezber bozan pencereler açar. Her sabah göl kenarında, kuluçkaya yatmış bir dişi ördeği rahatsız etmeden izliyordum. Yanı başında, suyun içinde hem beslenen hem de gözlerini dişi ördekten ayırmayan iki erkek ördek vardı. Doğanın alışılagelmiş bencil gen kurallarına göre, kuluçkadaki bir dişi, artık çiftleşme eşi olarak hiç bir fayda sağlamaz. Ancak bu sabah tanıklık ettiğim sahne, bilinen tüm kalıpları yıktı: Erkek ördeklerin, sudan çıkardıkları yiyecekleri getirip kuluçkadaki dişi ördeğin önüne koymaları oldu. Gözlerime inanamadım. Antropomorfik (insanbiçimci) bir yanılgıya düşmek istemem ancak ördeklerin katı doğasında, hayatta kalma ve içgüdüsel gen aktarımı formüllerinde pek de yeri olmayan bir şefkat, bir "dayanışma" anıydı bu.
Farjad’ın toplumsal cinsiyet rollerine sıkışmış enstrüman metaforu, evrimin diploidiyle başımıza açtığı genetik çatışmalar ve omnivor geçmişimizin getirdiği o ilkel zalimlik… Hepsi, bir göl kenarında, kuluçkadaki eşine ya da türdeşine yiyecek taşıyan bir ördeğin saf davranışında önemsizleşiyor.
Doğa bize şunu fısıldıyor: Belki evrimsel tarihimiz vahşi, belki cinsiyetler arası çatışmalarımız kaçınılmazdır. Ancak insanın asıl ödevi, o amansız hayatta kalma mücadelesinin ortasında bile, tıpkı o ördekler gibi, çıkar gözetmeyen bir özen ve şefkatle "insan kalabilmeyi" becerebilmektir.
31.05.-30.06.2026 MRU

29/06/2026

Address

Çukurova Üniversitesi
Adana
01250

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when M. Rifat Ulusoy posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Shortcuts

Share

Category